Geri git   HAKIKAT DAMLALARI > :: Hayat ve İnsan > Eğitim Bilim ve Teknik > Bunları Biliyormusunuz

Bunları Biliyormusunuz Bizimle Öğrendiklerinizi Paylaşın

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 30-07-09, 20:08
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.379
Teşekkür etmiş: 8.566
5.432 konudan, toplam 9.242 Teşekkür almış
Standart Ebu Lehebİn ÖlÜmÜ nasıl oldu biliyormusunuz?

Ebu Lehebİn ÖlÜmÜ. nasıl oldu biliyormusunuz?
Ebûleheb'in iki eli kurusun (yok olsun o), zâten yok oldu ya. Ne malı, ne de kazandığı ora/(AUah'ın kahrından) kurtaramadı. Alevli bir âteşe girecektir (o). Karısı da, odun hamalı olarak, boynunda hurma lifinden bir ip olacaktır!
Efendimiz Aleyhisselâm’ın amcası Hazreti Abbas (R.a) aslında Bedir savaşından evvel hanımı Ümmü Fazl ve âzatlı kölesi Ebu Rafi ile birlikte müslüman olmuştu.. Ancak çok zengin olması ve parasının büyük bir kısmının Mekke'li müşriklerde bulunması yüzünden Islâmiyete girdiğini bir türlü açıklıyamıyordu.. Zîrâ bu takdirde borç verdiği paralarını geri alması imkânsızlaşacaktı.. İşte bu sebeble müslüman olduğunu açıklıyamamış ve nihâyet de müşriklerin ısrarı üzerine Bedir savaşına katılmak zorunda kalmıştı.. Daha sonra da bilindiği üzere esir düşmüştü..
Hazreti Abbas Ra. ın âzatlı kölesi Ebu Rafi ise sefere katılmamış ve Mekke'de kalmıştı.. İşte bu sırada olanları onun ağzından dinleyelim :
"Ebu Leheb çeşitli sebeplerle Bedir'e gitmemiş ve yerine Asi bin Hişam'ı tutarak yollamıştı.. Aradan epeyce zaman geçti.. Birgün biz Zemzem odasından tahtadan su bardakları yapıyorduk ki Ebu Leheb ayaklarını sürüye sürüye yanımıza geldi.. Yanımda Ümmü Fazl da bulunuyordu.. Ebu Leheb sırtını bana dönerek oturdu..
O sırada dışarda bulunan halk bağırmaya başladı..
-İşte Süfyan bin Haris geldi !.. Süfyan geldi !..
Ubu Leheb bu haberi duyunca hemen bağırdı:
-Çabuk onu bana getiriniz !.. Yemin ederim ki Bedir'den gelen en yeni haber ondadır.. Ve böyle diyerek kapının önüne çıktı.. Ebu Süfyan da onun önüne geldi ve oturdu. Halk etraflarını aldılar..
Ebu Leheb merak ve heyacanla sordu:
-Ey kardeşimoğlu anlat bakalım neler olup bitti ?. Neler yaptılar ?
Ebu Süfyan gayet sakin bir şekilde anlattı:
- And olsun ki onlarla karşılaştığımız zaman sırtlarımızı onların eline teslim edip durduk.. Bizleri diledikleri gibi öldürdüler ya da esir aldılar !..
Ancak and olsun ki bizimkileri katiyyen kınamam !. Bizler yerle gök arasında kır atlara ak benizli bir yığın insanla karşılaştık ki onlara ne bir kimse karşı durabilir ne de bir kuvvet karşı çıkabilir !..
Ebu Süfyan bunları söyleyince kendimi tutamıyarak atıldım:
- İşte onlar vallahi meleklerdir !..
Ebu Leheb bu sözlerimi işitince feci şekilde sinirlendi ve elini kaldırarak bütün hızıyla suratıma indirdi !... Ben de bunun üzerine yerimden fırlayarak üstüne atıldım.. Ancak ben zayıf bir adam olduğum için kısa zamanda üzerinden yere attı ve üzerime çökerek kıyasıya dövmeye başladı..
Ebu Leheb'in bu durumu karşısında Abbas (R.a) eşi olan Ümmü Fazl duvar kenarından büyük bir tahta parçasını alarak Ebu Leheb'in kafasına indiriverdi.. Kalası kafasına yiyen Ebu Leheb'in başı yarıldı ve kanamaya başladı..
Ümmü Fazl Ebu Leheb'e şiddetle çattı:
-Efendisini ondan uzakta görünce kolay yutulur lokma sandın ha ?
Ebu Leheb kanayan kafasıyla güç belâ yerinden kalktı ve sallana sallana evine gitti.. Kimse ağzını açmıyordu.. Bu hâdiseden sonra Ebu Leheb yedi gece ancak yaşadı.. Sekinci gün ise onun ölüm haberi etrafa yayıldı.. Allah onu “Adese” denilen ”Kara Hasba” adındaki bir hastalıktan öldürmüştü..
Ölümünden sonra iki üç gün ölüsü evde kaldı.. Gömmediler.. Ölüsü pis pis koktu.. Zira Kureyş'liler ”Kara Hasba” dan Taundan (yâni Veba) sakındıkları gibi sakınırlardı.. Nihâyet birisi Ebu Leheb'in oğularından birisi çevirdi ve:
-Yazıklar olsun sizin gibi evlâda !.. Babanızın ölüsü evde koktu sizse halâ yanına bile yanaşmıyorsunuz.. Utanmıyor musunuz yaptıklarınızdan?.. diye onların bu hareketini yüzlerine vurdu..
Ebu Leheb'in oğlu ise cevap verdi:
- Biz onun kendisinden değil hastalığından çekiniyoruz !.. O adam bunun üzerine teklif etti:
- Haydi size yardım edeyim de kaldıralım onun ölüsünü bâri !..
Sonra eve gittiler.. Ancak yanına yaklaşamadılar bile.. Hattâ ne de ölüsünü yıkadılar.. Sadece üzerine uzaktan su serptiler.. Daha sonra da bir kalın beze sarıp Mekke'nin dış tarafındaki taşlığa götürüp attılar ve üstünü hayvanlar parçalamasınlar diye taşlarla kapattılar.. 1
1. Tabakât, 4/74; Taberî, 2/288
__________________
Click the image to open in full size.

İstediğin kadar inançlıyım de,
namaz kıl,
sadaka ver ;
Umut verip, güven aşılayıp,
yarı yolda bıraktığın insanın
gönül sadakasını her iki dünyada da veremezsin....
Mevlana

YA BAKİ ENTEL BAKİ.
“İlahi Ente Maksudi ve Rızake Matlubi”

Click the image to open in full size.
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 30-07-09, 20:09
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.379
Teşekkür etmiş: 8.566
5.432 konudan, toplam 9.242 Teşekkür almış
Standart

Kur'an Niçin Ebu Leheb Gibi Kişilerden Bahsediyor? Bu O'nun Belâğat ve Fesahatine Nasıl Uygun Düşer?

Ebû Leheb, nur hânesine yakın bir yerde neş'et etmesine rağmen o nurdan istifâde edemeyen tâlihsiz ve bir o kadar da inat bir insandır. Esas adı Abdüluzzâ'dır.

Sûrenin meâli kısaca şöyledir: "Elleri kurusun Ebû Leheb'in ve kurudu da. Ne malı ne de kazandıkları hiçbir işe yaramadı. Alevli bir ateşe gidip yaslanacak. Karısı da. Hem boynunda hurma lifinden bükülmüş bir ip olduğu halde." O irâdesini hep kötüye kullandı. Allah Rasûlünün geçeceği yollara dikenler serpti ve Kâbe'ye giden yollarda ateşler yaktı. Tabii, cezası da amelinin cinsinden olacak ve gidip ateşe yaslanacaktır. Zaten ona, ateşin babası manâsına gelen "Ebû Lehep" ismiyle hitâp edilmektedir. İslâm dininin ilâve yücelmesi uğruna verilen mücâdelenin karşısına dikilen bu adam, bütün hayatı boyunca oyun ve düzenler kuracaktır. Ve kurdu da. Ama yaptığı her şey -akîm kaldı. Beni Umeyye'nin bütün serveti ona akmasına ve Ümmü Cemîl denen karısı da çok zengin olmasına rağmen bütün kazândıklarının ona zerre kadar faydası olmadı. Evlatları da onu kurtaramadı. Halbuki o onlarla çok övünürdü...

Bedir'e iştirak edememişti. Bedir'de Müslümanların zaferi Mekke'ye ulaşınca, sinir krizleri geçirmeye başladı. Gelen haberci, hiç beklenmedik bir hâdiseden, Müslümanlara yardım eden sarıklı askerlerden bahsediyordu. O güne kadar îmânını gizlemiş olan Ebû Râfi de denilenleri dinleyenler arasındaydı. Bu sözü duyunca dayanamadı ve "Vallahi bunlar melekler" dedi. Bunun üzerine Ebû Leheb çıldıracak hale geldi ve Ebû Râfi'nin üzerine yürüyerek onu ayaklarının altına aldı ve çiğnemeye başladı. Ebû Râfi, Hz. Abbas'ın kölesiydi. Hz.Abbas'ın hanımı Ümmü Fadıl, koşarak geldi ve Ebû Lehebin başına elindeki sopayı indiriverdi. "Efendisi yok diye bir köleyi dövüyorsun değil mi?" dedi. Ebû Lehep kardeşinin karısına seslenmedi. Başından akan kanla evine gitti ve bir daha dışarıya çıkamadı. Bu darbenin te'siri veya başka bir sebeple "Adese" denilen bir hastalığa yakalanmıştı. Ve o gün, bu hastalık vebâdan daha tehlikeli kabul ediliyordu. Malı vardı. evlatları vardı; fakat hiçbirinin Ebû Leheb'e faydası olmuyordu. Yedi gün kıvrandı durdu. Tek başına kaldı. Öldüğü zaman başucunda kimsecikler yoktu. Ölüsünü almaya dahi giren olmuyordu. Nihayet utandılar. Çölden bir kaç bedevî tuttular ve kokuşmuş cesedi bir çukura atarak üzerine taş yığdılar.

Peygambere (sav) bu kadar yakın olmasına rağmen hem o nurdan istifâde edememiş olması bir yana en azılı düşman kesilmişti. Onun içindir ki hem dünyâda hem de ukbâda onu çetin bir cezâ ve netice bekliyordu. Dünyâdakiler oldu, şimdi o, öbür tarafta kendi hesabıyla baş başa...

Karısı beni Umeyye'ye mensup soylu ve zengin bir kadındı. Allah Rasulüne düşmanlık âdeta ona sadistçe bir zevk veriyordu. İki Cihan Serveri'ne karşı yapılan edebsizce muâmelelerin pek çoğuna iştirâk eder ve bundan derin bir zevk duyardı. Allah Rasûlünün geçeceği yollara dökmek üzere diken taşıyor, onun geçeceği yollarda yakılsın diye odunları yüklenip getiriyordu ve bütün bunlardan derin bir zevk alıyordu. Aslında pek çok hizmetçi kullanacak kadar şatafata da düşkündü. Ama, İki Cihân Serveri'ne olan gayzı onu öyle tahrîk ediyor du ki, bu mağrûr kadın bütün gururunu ayaklar altına alıp o güne göre hizmetçi ve câriyelerin yapacağı bir işi yapıyordu. Gerdanlığın her çeşidini dahi boynuna takmaya tenezzül etmezken gel gör ki şimdi boynunda ip vardı ve sırtında da odun. Dünyada yaptığı bu işlerin cezâsını da aynı cinsten çekecekti, zira Kur'ân böyle söylüyordu.

Ebû Lehep inat bir insandı. Ebû Cehil onun hakkında "Sakın bunu kızdırmayın. Eğer öbür tarafa geçerse bir daha onu kimse döndüremez" derdi. Ve bunda da haklıydı. Ancak o, bu inadını Allah Rasûlüne karşı kullandı. Ona düşmanlıkta harcadı. Hanımıyla beraber omuz omuza verdi ve Kâbe'deki putları tarzız ettiler. Lât dediler, Menat dediler de eğilip bir kere olsun yanı başların da büyüyen, Aleyhissalâtü Vesselâm gibi bütün cihânları ifâde edecek bir fihrist insanı anlamak için gayret göstermediler. Âlemlere Rahmet olan bu mümtaz şahsiyetten istifâde lüzumunu duymadılar.

Duymak şöyle dursun Ebû Lehep hep Allah Rasûlüne kötülük yaptı. Dünyâ durdukça o da dursaydı, niyeti yine hep aynı şeyi yapmaktı. İnananlara yapılan ve tatbîki üç sene gibi uzun bir müddet süren boykotu hazırlayan ve bu işin öncüsü olan Ebû Cehillerle beraber oldu; Allah Rasûlü ve Müslümanlara kötülük yaptı. Müslümanlar bu üç seneyi ölümle pençeleşerek geçirmişlerdi. Nice yaşlı ve çocuk bu boykotta hayatını kaybetti. Fakat Ebû Leheb'in vicdânında bütün bu olanlar zerre kadar acıma hissi uyarmadı. O böyle vicdândan nasipsiz bir insandı. Zaten Hz. Hatice vâlidemiz de bu devrede psikolojik olarak iyice yıpranmış, inananlara yapılan bu haksızlığa ve zulme daha fazla dayanamamış ve Hüzün Senesi adını ebedîleştirmek ister gibi vefat etmişti. Ebû Tâlip de ayni sene vefat etti. Ne yazık ki, o da hidâyete eremeden gitmişti. Ancak, Allah Rasûlüne olan sevgisi ancak, bir Müslümanın katlanabileceği zulüm ve işkencelere katlanmasına sebep olmuştu. Ebû Tâlip denince, kalbimin derinliklerinde bir sızı duyarım, gözlerim dolar ve çok kere de ağlarım. Allah Rasûlüne bu kadar yardımcı olan ve O'na sâhip çıkan bir insanın hidâyete eremeyişi ne kadar hicrânlı bir hâdisedir. Hz. Ebû Bekir de bu mülâhaza ile ağlamıştı. bir gün yaşlı babasını âldı .Allah Resûlüne getirdi. Ebû Kuhâfe Müslüman olmuştu. Fakat Sıddık bir köşeye çekilmiş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Dayanamadı Allah Rasû1ü, sordu: Ya Ebû Bekir, niçin ağlıyorsun, sevinsene baban Müslüman oldu? Ebû Bekir kendine yakışan cevabı veriyordu: "Keşke şu anda sana bîât eden eller Ebû Kuhâfe'nin elleri olacağına Ebû Tâlip'in elleri olsaydı. Çünkü sen Ebû Talib'i Ebû Kuhâfe'den daha çok severdin. Senin o kadar sevdiğini ben öz babam dahi olsa Ebû Kuhâfe'ye tercih ederdim." Merhamet-i ilâhîden daha fazla merhamet edip sû-î edebte bulunamayız. Ancak kalbime de hâkim olamıyorum. Ne kadar isterdim ki bütün sevaplarımın onda dokuzu Ebû Tâlib'e verilseydi de bana sadece biri kalsaydı ve o da kurtulmuş olsaydı. Belki böyle söylemek de haddim değil, fakat baştan söyledim kalbime hâkim olamıyorum. Çünkü o benim Efendimi senelerce himâye etti, korudu, onun için çekmediği çile kalmadı. Fakat daha öte bir şey diyemiyoruz. Kimsenin de bir şey demeye hakkı yoktur. Zira aradaki kopukluk Efendimizin elinin ona uzanmasına mâni teşkil etmektedir.

Ebû Tâlip Allah Rasûlünü bu derece siyânet edip korurken diğer bir amcası olan Ebû Leheb ona her türlü işkenceyi revâ görüyordu. Allah Rasûlü kabile kabile geziyor ve Hak Din olan İslâm'ı anlatıyor, insanları bu dine dâvet ediyor: onu bir gölge gibi takip ecfen kızıl saçlı ve kızıl suratlı bir başkası da durmadan onu yalanlamaya çalışıyordu ve işte bu adam Ebû Leheb'in ta kendisiydi.

Kabile ve soy olarak O'na en uzaklar en erken gelip Allah Rasûlüne karâbet ve yakınlık kurmaya gayret ederken. o aksine uzaklaşmayı âdeta kendine bir vazîfe biliyordu. Nasıl bir kördü ki, yanında doğan ve yükselen nur membaı bir güneşi görmüyordu.

Şimdi böyle bir insana Kur'an'ın"elleri kurusun" demesi hak ve maslahat değil midir? Ona böyle denmeseydi milyarlarca inanan insanın hukuku zâyi olmayacak mıydı? Böyle bir anlayış, Kur'an'ın hikmet ve maslahat dolu üslûbuyla nasıl te'lif edilirdi?

İkincisi: İslâm'a kötülük yapan çokları hakkında açık-kapalı âyetler nazil oldu. Velid b. Muğire de bunlardan biriydi. Kur'an onun hakkında "Canı çıkası ne kötü karara vardı" tâbirini kullanıyor. O da Hâlid b.Velid'in babasıydı. Ancak Allah Rasulünün amansız düşmanlarından biriydi. Kendi kendine acaba nasıl iftira atsam diye düşünüyordu: Şâir mi, kahin mi, sâhir mi desem diye kararsızlıkta bocalıyordu. Sonra Kur'an'a sihir, Allah Rasûlüne de sâhir demeye karar verdi de, Kur'an da onun bu kararına karşı Cenâb-ı Hakk, ona yukarı da zikrettiğimiz âyet mealiyle hitap veya itap etti: `Canı çıkasıca ne kötü karar verdi.' Ve daha nice kâfirler Kur'an'da levm edildi, tehdit edildi. Durum böyle olunca, Ebû Lehep eğer istisnâ edilmiş olsaydı, acaba bıi Kur'an'ın alemşümul olma keyfiyetine uygun düşer miydi? Elbette ki hayır. Zira Velid b.Muğire'nin kınandığı bir yerde, Ebû Lehep kınanmasaydı, bu işin müşâhitleri, Allah Rasûlüne bunca düşmanlık etmiş bir insanın sırf ona sıhrî olan karâbetinden dolayı korunup muhâfaza edildiği zehâbına kapılmayacaklar mıydı? İşte Kur'ân buna meydan vermedi ve Ebû Leheb'i de diğer müşriklerin kategorisine dâhil etti.

Üçüncüsü: Bu sûre Mekke'de nâzil oldu. Ebu Lehep ise Bedir Muhârebesinin hemen ardından öldü. Demek ki ortada gayba âit bir haber verme bahis mevzuuydu. Ebû Lehep ve karısı kâfir olarak gidecekti ve Kur'an ne dediyse aynen tahakkuk etti. Nasıl Allah Rasûlü, Bedirde ölecek Kureyşin ileri gelenlerinin yerlerini göstermiş ve her biri gösterdiği yerde öldürülmüştü ve böyle bir ihbar bu müminlerin kuvvei mâneviyesini takviye etmişti. Ebu Leheb'in de o şekilde ölmesi inananların kuvvei ma'neviyelerini takviye ediyor, âdeta onları daha da uyarıyor ve dikkat edin diyordu. Zira Kur'an'ın va'dettiği her şey oluyordu. Ortada bir zafer va'di vardı, demek ki o da olacaktı. Bir avuç müslümana herkesin düşman kesildiği bir devrede, bu gibi takviyeler hiç de küçümsenecek şeyler değildi. Aksine doğurduğu müsbet netice itibâriyle bir bakıma şarttı ve zorunluydu.

Bazan küçük bir belâ ve musibetin insanda hâsıl ettiği uyarma ve kendine gelme, manevî hayatı adına öyle şeyler kazandırır ki, perde açılsa, kazanılanlar görülüverse, herkes o belâ ve musibetin gelmesini can-u gönülden talep edip isteyecektir. Sonradan kazanılanlar, o musibeti hiçe indirmektedir. İşte insanlık adına, zaten kaybetmeleri kesinlik kazanmış olan böyleleri hakkında söylenenler söylenmemiş dahi olsaydı neticeye zerre tesir etmeyecekti. Olan olmuştu ve onların kötü akıbetleri mukadderdi. Vâkıa burada bir-iki şahıs kötü akıbetleriyle zikrediliyor ve bu ilk bakışta insanlığın onurunu kırıcı bir üslup gibi geliyor ise de, neticede milyonlarca insanın şahlanıp, kendi derinliklerini hissetmelerine veya en azından zikredilenlerin akıbetine düşmemek için daha dikkatli davranmalarına vesîle olma keyfiyetiyle ele alınacak olursa, ilk hâtıra gelen intibânın yerini başka hikmetler alacaktır. Ve Kur'an'da Ebû Leheb ve emsâlinden bahsedilmesinin ne kadar lüzumlu, psikolojik ve pedagojik açıdan inananlar adına ne kadar gerekli olduğu böylece idrak edilmiş olacaktır.

Dördüncüsü: Son olarak şunu da' ilâve etmeliyiz ki, bu psikolojik te'sir inanan kesimde dediğimiz şekilde bir uyanmaya sebep olduğu gibi, küfür cephesinde de tereddütler hâsıl etmeye baş1amıştır. Mutlak küfür1eri, şek ve şüpheye inkılap etmekle, nurlu yola girmeleri kolaylaşmış ve önceleri sadece vicdânlarında haps olan tasdikleri ortaya çıkan tereddütlerin tazyikiyle akıl ve kalbe girme menfezleri bulmuş ve zaten bir müddet sonra neticeler görülmeye başlanmıştır. Ondan sonra niceleri, küfür urbasını çıkararak, iman hil'atını giydi ve irşâd da bulunmak için döndü, gittiler. Bu da îmân ve insanlık adına az bir kazanç değildir. İşte bazı insanların encamlarının zikredilmesiyle böyle büyük neticeler hâsıl etmek ancak ve ancak Kur'an'a yakışan ve onun hikmet dolu beyânlarının tezâhürü olan öyle mucizevî bir üsluptur ki şimdiye kadar böyle bir netice hâsıl etme başka hiç bir kelâma nasip olmamıştır. Bu, okyanuslara atılan küçük bir taşla binlerce dalgalar hâsıl etme gibi hârikulâde renklilik ve derinlik örneğidir. Evet bu dalgalanmalar o günden bugüne binlerce, yüzbinlerce hatta milyonlarca insanın gönlünde temevvüç edip durmaktadır. Evet Kur'ân, tergîp ve terhîbin iticiliği ve çekiciliği ile, bir adamın küfür içinde ölmesini haber verdiği aynı anda milyonların hidâyetine vesile olma gibi üstün bir üslûpla nâzil olmuştur. Bu da Kur'ân'ın fesâhat ve belâğat ifâde eden beyânına gayet uygundur, muvafıktır. Maslahat ve hikmetin ta kendisidir.
ASRIN GETİRDİĞİ TEREDDÜTLER.
M.F.G
__________________
Click the image to open in full size.

İstediğin kadar inançlıyım de,
namaz kıl,
sadaka ver ;
Umut verip, güven aşılayıp,
yarı yolda bıraktığın insanın
gönül sadakasını her iki dünyada da veremezsin....
Mevlana

YA BAKİ ENTEL BAKİ.
“İlahi Ente Maksudi ve Rızake Matlubi”

Click the image to open in full size.
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
biliyormusunuz, ebu leheb, nasıl, oldu, ölümü

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 03:37 .

Designed by: vBSkinworks
Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Ad Management plugin by RedTyger