Geri git   HAKIKAT DAMLALARI > :: İslamiyet > Hayırlı Gün, Geceler ve Tebrikler > 11 Ayın Sultanı Ramazana özel

11 Ayın Sultanı Ramazana özel Ramazan Bayramı

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 21-08-09, 23:21
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart Mahya ve mahyacılık ve en güzel mahyalar

MAHYA VE MAHYACILIK


Kültür, bir topluluğun bütün fertlerinin sahip olduğu, olayları ve meseleleri karşılayan, duyuş, düşünüş şekilleriyle , tarih içinde meydana gelen fikir ve sanat verimleri ve değer hükümlerinin bütünüdür. Kültürler daima ve kesin şekilde millîdir. Her kültür, bir milletin hayatının maddi olmayan taraflarının yekûnüdür. Bir milletin bütün sanat faaliyetlerinin, örf ve adetlerinin, tefekkür ve inançlarının, telâkki ve davranışlarının toplamı, o milletin kültürüdür. Sanat tarafı hiç olmayan veya dünyanın her yerinde aynı şekilde tatbik olunan veya oluna gelen şeyler kültür değildir.
Mahyacılık sanatı; diğer Müslüman ülkelerde olmayan, Türklere mahsus örf, âdet ve kültürüdür. Türkler, memleket mimarisinde zamanlarına göre büyük ilerlemeler yapmış, dinî binaları çok güzel bir şekilde süsleyerek ölümsüz eserler bırakmışlardır. Bu eserlerden biri olan Mahya; Ramazanda büyük camilerin karşılıklı iki minaresi arasında, ip gerilerek asılan ve geceleri yakılarak meydana getirilen ışıklı şekil veya yazılardır. Bu iş sadece Ramazan ayına mahsus olduğu için, bu deyim Farsça aylık manasına gelen "mahiye" kelimesinden türemiştir.


Gerçekten de mahyalar, dini ve milli gün ve gecelerimizde akşamdan sabaha kadar o heyecan ve kutsiyeti gökyüzünde sergileyerek ilan eden üstün zekanın eseridir. Başta Ramazan ayı olmak üzere, diğer önemli gün ve gecelerin akşamında minareler arasında ışıklı yazı yazma ve şekil yapma sanatı olan mahya, bir Türk buluşudur.

Mahyalar, her ne kadar diğer ulvi gecelerde etrafa ışık saçarak mesaj verirse de, o daha çok ramazan gecelerinde, minare ve camilerimizin elmas gerdanlıklarıdır.
Mahyacı, yazı veya şekli önce kareli kağıt üzerinde planlar. Her bir kareye isabet eden çizgiye göre yapılacak düğümleri hesaplar. Sonra ayrı ayrı iplere kandiller (lambalar) dizilir. Böylece harf ve çizgiler sırasıyla minareler arasındaki yerini alır. İşte o zaman mahya ustaları bir ömür boyu kazandığı hünerle, aylardan beri büyük bir titizlik ve gizlilik içerisinde hazırladığı tasarılarını uygulama alanına koyarak, sema ekranında sergiler. Bütün bu işler eskiden bir sır, bir rekabet ve bir yarışma havasını da taşırdı. Her gece yeni bir mahya kuranlar olduğu gibi, teravih namazından önceki mahyasını, teravihten sonra yeni bir mahya ile değiştirme ustalığına sahip, mesleğinin aşığı, sanat rekabetine gönül vermiş ünlü mahyacılar da vardı. Usta mahyacılar, namazdan önce gerdikleri mahyayı, herkes teravihte iken, birkaç saat içerisinde yenisiyle değiştirirdi. Diğer camilerin mahyacılarına bir bakıma tatlı bir meydan okuyuş anlamına gelen bu gösteriyle, unutulmaz ramazan gecelerine renk ve heyecan katarlardı.


Eskiden cami ve mescitlerimizin içleri de, geceleri kandiller ve mumlarla aydınlatılmış, bu aydınlatmaya da ayrıca süslü bir şekil verilmiştir. Kandillerin ve kandil avizelerinin asılışında ince bir zevk hakim olmuş ve bunlar camilerin içlerini çok zarif bir şekle sokmuştur. Mumlar da ilk saffın önlerine güzel şekillerde büyüklü küçüklü dizilmiş, bu ahenge büyük bir güzellik vermiştir.

Türkler; çok büyük heyecanlar aldığı ve benimsediği, dininin de katıldığı bir özenle camilerin dışlarını aydınlatarak süslemek için de bir çare aradı. Evvelâ, minarelerde bazı özel geceleri kandil yakmayı düşündü. Nitekim II. Selim zamanında veladet, miraç, berat kandillerinde ve bayramlarda minare ve camilerin kandiller ile süslenmesiyle başlar. I. Ahmet bundan pek hoşlandığı için, bütün camilerde aynı usule riayet olunmasını emrederek bunu mecburi bir kaide haline koymuştur. Kandille aydınlatma işi yalnız camilere mahsus olmayıp, II. Mahmut zamanında, mübarek gecelerde herkesin kapılarının önlerini kandillerle aydınlatmaları adet olmuştur.
Minareler arasında kurulan bu mahyaların I. Ahmet zamanında icat edildiği rivayet edilmektedir. Rivayete göre; Fatih Camii müezzinlerinden hattat hafız Ahmet Kefevi'nin, gayet sanatkârâne yapmış olduğu mahya I. Ahmet'e hediye edilmiş ve hoşuna gitmiştir. Çizgi ve resimlerle süslenen mahyanın dini adaba muvafık olmak şartıyla ramazan gecelerinde minareler arasında, mümkün olursa kandillerle tatbik edilmesi arzu edilmiştir. Yine aynı rivayete göre; ilk mahya Sultanahmet Camii'nde kurulmuştur. III. Ahmet devrinde damadı İbrahim Paşa'nın sadareti esnasında bütün salatin camilerde ramazanlarda mahya kurulması emredilmiştir. Emirnamede yalnız salatin camileri kaydı vardır. Zira salatin camileri diğer camilerden farklı olarak iki minareye sahiptir. Mahya ise ancak iki minare arasına kurulur. İstisnai olarak tek minareli camilerde de minare ile kubbe alemi arasına gerilen ip üzerine de mahya kurulmuştur. Zira eskiden zengin olanlar rastgele cami yaptıramazlardı. Bütün inşaatta olduğu gibi bunda da bir kayıt ve şart vardır. Nitekim paşalar bir minareli ve zeminle beraber cami yapabilirlerdi. Diğer halk ve esnaf daha ufak camiler yaptırmışlardır. Bunda; servetin ölçüsünden daha ziyade konulan kurallara uymak söz konusudur.

Salatin camilerinde mahya kurulmasına ferman çıktığı zaman, Eyüp Camii'nin minareleri arası mahya kurulamayacak derecede kısa olduğu için, yeniden iki şerefeli iki minare daha ilave edilmiştir. Üsküdar'daki Mihrimah Camii de evvela tek minareli imiş. Üsküdar halkı "Burada da mahya isteriz" diye ısrar edince, camiye bir minare daha ilave edilmiştir. Yalnız A. Süheyl Ünver, bu rivayetleri teyit edecek kaynaklara rastlamadığını söylemektedir.

Türkiye'nin diğer yerlerindeki mahyacılık hakkında da sabık Mebani-i Hayriye (hayır amaçlı binalar) müdürü Esat Bey'in verdiği bilgiye göre; Mahya Türkiye'den başka yerde yoktur. Edirne, İstanbul ve Bursa'da ve bir ramazana mahsus olmak üzere Konya'da kurulmuştur. Rumeli'de Siroz'da da kurulmuştur. Talep üzerine, süleymaniye kayyumu ve mahyacısı Mısır'a da gitmiş, lakin minare araları açık ve kafi derecede olmadığından iyi mahya kurulamamıştır.

Mahyada en çok kullanılan yazılar ise şunlardır: "İnna fetahna leke fethan mübina" (arası geniş minarelerde), Ya Gani, Ya Mabut, Ya Kafi, Ya Şafi, Ya Kerim, Maşallah, Tebarekallah, Bismillah, Leyle-i Kadir, son gecelerde el-firak" vs. daha pek çokları vardır. Bunların çoğunda hareke yoktur. Doğrudan yazıdır. Bazen nadir olarak hareke, şeddeler, noktalar ve hemze konur. Yazı çeşidi daha ziyade sülüstür. Nesih ve rık'a yoktur. Talik çok nadirdir. Mahyacılarda meşhur hattatların eserlerini taklit ederek mahya yapmak merakları da vardı. Birbirleriyle model yarışması yapanlar ve hatta rekabete girişenler de çoktur.

Savaş zamanlarında, camilerde böyle mahyalar kurulmakla beraber; "Hilal-i ahmeri unutma (üzerinde hilal), Hubbü'l-vatan mine'l-iman, İstiklal mücadelesini müteakip; Yaşasın istiklaliyet, Tayyareyi unutma, Yaşasın Gazimiz, Yaşasın Misak-ı Milli, Eytama yardım gibi cümleler de mahya olarak yapılmıştır.

Şekillere gelince: Kızkulesi, kayık, vapur, köşk ve fıskiye, köprü, iki minareli ve kubbeli cami, ufak köprü, kayık resimleridir.

Doktor Rifat Osman Bey'in çocukluğunda hatırladığına göre Üsküdar'da Selimiye camiinde şu şekilde mahyalar kurulmuştur: Açık şemsiye, çorba kasesi, çiçek, köşklü kayık, köprü, toparabası (civarda topçular kışlası olduğundan)

Yeni harfle kurulan mahyalar: "İsraftan kaçın, Tayyare cemiyetine yardım. Yetimleri unutma, İsraftan kaç, Yerli malı al, (para biriktir), Himaye-i Etfale yardım. İçki aile düşmanıdır, Kumar insanı mahveder" (3) gibi, insanları milli birlik ve beraberliğe teşvik eden, yardımlaşmayı ve kötü huylardan vazgeçilmesini telkin eden güzel sözlerdir.

Bu mahya sözlerine ilave olarak; tarihimize şan ve şeref veren milli günlerin akşamlarında da halka ümit, heyecan ve güven veren mahyalar kurulurdu. Felaket günlerimizde bile, halkın duygu ve düşüncelerini dile getiren mesajları mahya olarak kuran mahyacıların adı hâlâ rahmet ve minnetle anılmaktadır. Halide Nusret Zorlutuna "Mahyalar içinde bir mahya vardır ki, ömrümce unutamam; İstanbul'un mütareke felâketi içinde bunaldığı bir ramazandı. İstiklâl savaşı, Anadolu ufkunda bir umut güneşi gibi kâh parlıyor, kâh sönüyordu. Bir gece, teravih namazından çıkanlar Bayezit camii'nin minareleri arasında bir şaheser beyit gördüler. Yahya Kemal'in Âkifane bir beyti, karanlık gökte ışık ışık parlıyordu:

"Ta ki yükselsin ezanlarla müebbed namın
Galip et! Çünkü bu son ordusu İslâm'ın"

Binlerce Müslüman yürek o gece bu duayıa hıçkırarak "Amin..." dedi şeklinde satırlarıyla, o iki dizelik mahyada, asil Türk milletinin maşeri vicdanını, bir milletin uyanış müjdesini de sezer.

Bu Türk sanatı; yerli ve yabancı araştırmacıların konusu, romancıların ilham kaynağı, gezginlerin unutulmaz anıları olmuştur. Bir yabancı seyyah demiş ki: "Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medeni eserleri olmasa bile, yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler aralarında yazı yazmayı akıl etmeleri, bunda muvaffak olmaları, onların medeniyette ne kadar ilerde olduklarının bir ifadesidir." Hakikaten biz, İslâmiyeti ve onun tatbikatını ne kadar bedii bir şekle sokmuşuz. Mesela, şu mahyayı benliğimize nasıl uydurmuşuz?

Mehmet Gökalp'in mahyalar karşısındaki duygularını dile getiren şu mısralarıyla noktalayalım:

Bir şehrayin var...
İki minare arasında.

Ayet ayet kalbimize yazar,
Mukaddes gecelerin manasını;

Bu nokta nokta ışıklar.
Lacivert zemine işlenmiş

"Allah'a İman'ın her harfi
Kamaştıran böyle gözlerimizi

Işık dolu, şanlı, büyük gecenin
İçimize doğan parlak güneşi

alıntıdır
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 21-08-09, 23:26
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart

Click the image to open in full size.

Click the image to open in full size.
Click the image to open in full size.

Click the image to open in full size.

Click the image to open in full size.

Click the image to open in full size.


Click the image to open in full size.

Click the image to open in full size.

Click the image to open in full size.
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 21-08-09, 23:29
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart Ramazanın İstanbul’daki dört asırlık ışığı: mahya

Ramazanın İstanbul’daki dört asırlık ışığı
"Mahya"
Click the image to open in full size.

Eski İstanbul ramazanları, imparatorluk kültürünün ve inceliğinin sergilendiği görkemli bir festival havasında yaşanıyordu. Dinle müziğin ve edebiyatın; ibadetle ziyafet, eğlence ve gösteri sanatlarının kaynaşması bu ay boyunca doruktaydı. Bu renkli âlemin her akşam gökyüzünde ışıldayan sembolü ise mahyalardı. Gündelik yaşamını, “şehrayin/donanma” (ışıklı gece gösterileri), “çerağan” (lale bahçelerinde gece eğlenceleri), “serv-i simin seyri” (Boğaziçi’nde kayıklarla sazlı sözlü mehtap gezintileri) gibi güzelliklerle zenginleştirmiş bir kentte ramazanların da mahyalar ve kandillerle renklendirilmesi doğaldı.Mahya kurmak, bir caminin iki minaresi arasına gerilen bir halattan küçük kandiller sarkıtılarak gece karanlığına sözcükler yazmak, betimlemeler yapmaktı. Bu geleneğin gerisindeki felsefe ise ramazanın İstanbul’a getirdiği sevinç, bolluk, ferahlık nedeniyle Tanrı’ya duyulan şükranı vurgulamak, halkı iyiliklere ve sevaplara yöneltmek, çocuklara ramazanı sevdirmekti.Günümüzde elektrikle yazılan ramazan mahyaları, eski zamanlarda son derece karmaşık ve zahmetli bir uğraştı. Şerefeler arasına gerilen kalın bir halata, şimşirden halkalar, kancalar, gevşek yedek ipleri ve sayıları yüzleri aşan kandilleri kullanarak iftar sonrasından teravih bitimine değin, en çok iki saatlik bir zamanı mahyalarla nurlandırmak; hele kışa rastlayan ramazanlarda bunun için şerefelerde soğuktan çivi kesmek, ancak meraklılarının göze alabildiği bir işti. Mahyacılar her akşam ayrı bir mahya kurmak için gün boyu çalışırlar; ilkin satranç kağıdı üzerinde yazı ya da resim tasarımlarını geliştirirler; buna göre kandil sayısını, her kandilin sarkıtma ipleri üzerindeki yerlerini belirlerler; makaralı iplere düğümler atarlar; istenilen görüntünün kusursuz elde edilebilmesi için provalar yaparlar; kandillere aynı ölçekte yağ koyarlar; fıstık çöpünden veya kavrulmuş tatlı su sazına pamuk sarıp fitiller hazırlarlar; kandilleri yuvarlak kutularına yerleştirirlerdi. İftardan sonra da minare şerefelerinden, kandilleri teker teker gergin halata salıverir; ışıklı kompozisyonu gerçekleştirirlerdi. Her gece değişik mahya kurmak için yarışan ve tasarımlarını gizli tutan mahyacıların o akşam ne yazacaklarını veya betimleyeceklerini halk da merakla bekler, ilk kandillerin halata salıverilmesiyle de “-Galiba yandan çarklı vapur!”, “-Tekerlekse top arabası olmalı!” gibi tahminlerde bulunurlardı. Bucurgat, boncuk, halat, ip, kangal, makara ve benzedinden olaşan mahya takımları, büyük camilerin mahyacı odalarında saklanır; mahyacılık da bir meslek olarak babadan oğula sürdürülürdü. Kandil yakma geleneği İslam dünyasında yaygınken, mahyacılığın İstanbul’a özgü dinsel bir sanat olmasının tek nedeni, padişahların yaptırttığı iki, dört, altı minareli “selâtin camiler”in bu kentte olmasıydı. Çünkü mahya kurmak için en az karşılıklı iki minare bulunması gerekiyordu. İkincil payitaht konumundaki Edirne’nin selâtin camilerinde de mahya kurulduğunu tarihler haber veriyor. Hatta bu kentin adı unutulmayan en eski mahyacısı “Mestî” mahlaslı Hacı Aliş Ağa’nın (öl. 1668) Meriç ırmağına direkler dikerek “askı mahyası” kurduğu rivayet edilir...İstanbul’da ilk mahyanın hangi tarihte kurulduğuna ilişkin açık bir bilgi yoktur. Bir öykü, ilk mahyanın I. Ahmed (1603-1617) döneminde Sultanahmed Camii’ne kurulduğunu anlatır: Fatih Camii müezzinlerinden hattat Hafız Kefevî, ramazan ayı girerken padişaha işlemeli bir çevre sunmuş. I. Ahmed, çok beğendiği bu çevredeki işlemelerin geceleri minareler arasına kandillerle resmedilmesini buyurmuş. Bu öyküyü Menakıb-ı İslâm adlı eserinde nakleden Ahmed Rasim (1864-1932), “mahya” sözcüğünün Farsça “mahiye” (aya özgü) ya da “müheyya”dan (hazırlanmış, sıralanmış) Türkçeleşmiş olabileceğini de vurgulamaktadır. Yine, eski yazarlarımızın naklettiklerine göre İstanbul’un ünlü mahyacıları, kendi buluşları olan özgün mahya modellerini kırmızı, yeşil, lacivert atlaslara işleyip saraya götürürler; padişahtan hem ödül hem onay alırlarmış. Mahyacı hünerleri arasında en çok beğeni kazanan gösterinin ise Süleymaniye’nin minarelerinde gerçekleştirilebilen “gezdirme mahya” olduğu kuşkusuz. Bu düzenekle, örneğin köprü görüntüsünün önünde hareketli kayık ve balıklar, köprünün üstünde yürüyen araba canlandırılırmış. 122 kandille yelkenli, 198 kandille saltanat kayığı resmedildiğine göre, gezdirme mahyalar için daha çok kandil gerektiği muhakkaktır. Mahyacıların Kadir gecelerinde minareleri külahtan şerefeye kadar, yol yol kandillerle ışıklandırmalarına “kaftan giydirmek” denilirmiş.1578’de İstanbul’a gelen Salamon Schweigger’in seyahatnamesindeki bir gravürde iki caminin minareleri arasına gerilmiş bir ipe asılı kandillerle mahya betimlenmiş olması ilginçtir. Bu resim, mahya geleneğinin I. Ahmed döneminden daha önce de olduğunu kanıtlıyor. Kâtip Çelebi ise Takvimü’t-Tevarih adlı eserinde başlıca büyük camilere mahya kurulmasının 1723’te Sadrazam Nevşehirli Damat İbrahim Paşa tarafından emredildiğini yazmaktadır.Ramazanın 15. gecesi Süleymaniye Camii minarelerine kurduğu “hünkâr kayığı” mahyası ile ünlenen Abdüllatif Efendi (öl. 1877), Sultan Abdülaziz’in 1867’de Avrupa seyahatinden dönüşünde, Dolmabahçe Sarayı’nın arkasındaki Harbiye sırtlarına yazdığı “Padişahım çok yaşa!” mahyası ve Mısır Hıdivi İsmail Paşa’nın İstanbul’a gelişinde Emirgan’daki yalısının önünde mavna direkleri arasına kurduğu mahya ile unutulmamıştır..Mahyacıların, ramazanın ilk onbeş günü boyunca “yazılı”, ikinci onbeşinde de “resimli” mahyalar kurdukları biliniyor. Arap harfleriyle “sülüs” ve “celi” tarzlarında bir iki sözcüklü yazıların en çok yinelenenleri “Ya Şehr-i Ramazan”, “Maşallah”, “Elhamdülillah”, “Ya Kerim”, “Bismillah”, “Allah”, “Ya Rahman”, “Şefaat”... iken 1911 ramazanından başlayarak “Yaşasın Hürriyet”, “Eytama (yetimlere) yardım”, “Hilal-i Ahmeri (Kızılay) unutma”, “Tayyareyi unutma”, “Yerli malı al”, “Yaşasın Misak-ı Milli”, “Yaşasın İstiklâliyet” vb. sözlerin; betimleme olarak da İstanbul yaşamından seçilen öğelerin, örneğin Kızkulesi, cami, köşk, köprü, kayık, yelkenli, ay-yıldız, fıskiye, kuş, gül ve benzerlerinin mahya konusu olduğu saptanıyor. Eski İstanbul yaşamını anlatan yazarlardan Balıkhane Nazırı Ali Bey, Ahmed Rasim, Musahipzade Celâl, Sermet Muhtar Alus, Halit Fahri Ozansoy, Ercümend Ekrem Talu, Burhan Felek eserlerinde mahya konusuna değinmeden geçmemişlerdir. Sermet Muhtar, yıllar önce Akşam gazetesinde yayınlanan “Mahyalar ve Sahurlar” başlıklı bir yazısında İstanbul çocuklarının ramazanın onbeşini nasıl sabırsızlıkla beklediklerini, akşamları “yandan çarklı”, “piyade kayığı”, “çifte kayık”, “kule”, “salıncak”, “beşik” vb. betimlemeleri sonsuz bir zevkle seyrettiklerini vurgular.
* Necdet Sakaoğlu, yazar.

__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 21-08-09, 23:32
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart İlk Mahya ne zaman kuruldu?

Click the image to open in full size.

İlk Mahya ne zaman kuruldu?
Her yıl Ramazan ayının gelmesiyle birlikte hayatımızda yaşanan kıpırdanmaların tatlı esintisi yıllar yılı bizi sarmalayıp durmakta.


Kimi zaman tezgahlardaki hurmalar, kimi zaman fırınlar önündeki pide kuyrukları, kimi zamansa bir pastane vitrinindeki güllaç tepsisi...
Şüphesiz bunlardan bir tanesi de Ramazan aylarında selâtin camileri süsleyen mahyalardır. Kökeni bize ait olan mahyacılık sanatının çıkış noktası neydi? İlk mahya ne zaman kurulmuştu? Mahyacılık sanatı nasıl ortaya çıkmış ve nihayetinde bugünkü halini almıştı?..

İlk Mahyanın Kuruluşu
Mahyacılık sanatı İstanbul'da ortaya çıkmıştı ve ilk mahyalar minareler arasına gerilen iplere kandillerin dizilmesiyle kuruluyordu. İslam dünyasının genelinde mübarek kabul edilen gecelerde kandil yakma geleneği yaygınken mahyacılık sanatının İstanbul'da ortaya çıkmış olmasının sebebi ise padişahların yaptırdığı 2, 4, ve 6 minareli selâtin camilerin bu şehirde bulunuyor olmasıydı.

İlk mahyanın kuruluşuna dair kaynaklarda yer alan en yaygın rivayet ise şu şekildedir; Sultan I. Ahmed döneminin meşhur hattatlarından Fatih Camii müezzini Hafız Kefevî son derece sanatkârane işlemiş olduğu bir levhayı padişaha sunar. Levhayı çok beğenen Sultan I. Ahmed Kefevî'den levhayı ışıklandırarak kendi yaptırdığı Sultanahmet Camii'nin minareleri arasına asmasını ister. Kandillerle ışıklandırılan levhanın Sultanahmet Camii'nin minareleri arasına asılmasıyla da ilk mahya kurulmuş olur.
Kaynaklarda bu olayın geçtiği tarihe dair bilgi yoktur ancak yine tarihi kaynaklarda yaptığımız bir iz sürme ile 1616 ve 1617 tarihlerine ulaşıyoruz.
Sultanahmet Camii'nin inşası 1616 tarihinde bitirilmiştir. Sultan I. Ahmed'in vefat tarihi ise 22 Kasım 1617'dir. Caminin açılış tarihi olarak kabul edilen 2 Haziran 1616 Cuma günü de o yılın Ramazan ayının hemen öncesine denk gelmektedir. 1. Ahmed'in vefat tarihi de 1617 yılının Ramazan ayı sonrasına tekabül ediyor. Dolayısıyla yukarıdaki rivayeti de dikkate aldığımız takdirde ilk mahya ya 1616 ya da 1617 yılının Ramazan ayında kurulmuştur.
İlk mahyanın kuruluşuna dair başka bir rivayet de vardır. Bu rivayet ise devrin padişahı III. Ahmed'in sadrazamı Damat İbrahim Paşa'nın yayınladığı bir emirnameye dayanır. Lale devrine ait olan bu emirname mahyalarla ilgili en eski belge niteliği taşır ancak onun bizi ilk mahyanın kuruluşuna götürdüğü söylenemez. Çünkü belgede aynı anda bütün selâtin camilere mahya kurulması emredilmektedir. İstanbul'da sayıları artık çoğalan selâtin camilerin her birine aynı anda mahya kurulması için de elbette bu sanatın artık olgun bir hale gelmiş olması ve ustalarının da yetişmiş halde olması gerekmektedir. Bir anda mahyaların icat edilip, tüm selâtin camilere aynı anda kurulacak donanım ve birikimin oluşamayacağı da açıktır. Zira devrin teknik şartları göz önünde bulundurulduğunda mahya kurma işinin ne denli zor olduğu ve beceri gerektirdiği aşikârdır. Bu zorlu sanatın bir olgunlaşma, eskilerin tabiriyle tekamül sürecinin olması gerektiği göz önünde bulundurulduğu takdirde mahyaların tarihinin daha eskilere dayandığı sonucuna varılır.
Bir çıkma olarak şunu da söylemeliyiz ki mahyacılık o dönemin teknik imkanları dahilinde çok güç bir sanattı. Ancak mahya ustaları ise bunun aksine işlerine tutku derecesinde bağlı insanlardı.

Mahya Kelimesinin Kökeni
Mahya kelimesinin etimolojik kökenine dair net bir bilgi olmasa da Ahmed Rasim ve Şemseddin Sami'nin bu konudaki görüşlerini paylaşılmaya değer buluyoruz. Ahmed Rasim 'mahya' sözcüğünün Farsça 'mahiye' kelimesinden türemiş olabileceğini söyler. Mahiye ise Farsçada 'aya özgü', 'ay gibi' anlamlarına gelmektedir. Yine mâh kelimesinin Farsçada ay anlamına geldiği ve Osmanlı edebiyatında aydınlığı, güzelliği, yüz aydınlığı ve güzelliğini temsil eden bir mazmun olarak çokça kullanıldığı göz önünde bulundurulursa Ahmed Rasim'in bu konudaki fikirlerine hak vermek yerinde olacaktır.
Şemseddin Sami ise Kamus-ı Türkî adıyla bilinen sözlüğünde kelimenin mâh ismine Arapça yâ nispet ekinin getirilmesiyle oluşturulmuş galat bir tabir olduğunu söylüyor. Gramatik açıklamalar içerisinde boğulmadan kısaca söyleyecek olursak1 Şemseddin Sami'nin tarifi de bizi Ahmed Rasim'in varsayımına götürüyor. Yani Şemseddin Sami'nin verdiği tarif de kelimenin kuruluşunda 'aya özgü' anlamının yer aldığını söylüyor.
Ahmed Rasim'e göre bir diğer ihtimal de mahya kelimesinin Farsçada 'sıralanmış' anlamına gelen 'müheyyâ' kelimesinden Türkçeleşmiş olabileceğidir.
'Bizim Neden Mahyamız Yok?'
Zamanla İstanbul'daki selâtin camilere yayılan mahya kurma geleneği halk tarafından da büyük ilgiyle karşılanmıştır. Öyle ki artık her semtin halkı kendi camilerinde de mahya kurulması için padişaha arz-ı halde bulunmaya başlamışlardır. Tüm selâtin camilere mahya kurulması için ferman çıkarıldığında Eyüp Camii'nin minareleri henüz mahya kurulacak kadar yüksek değildir. Mahya kurulması için camiye daha sonra iki şerefeli yüksek minareler inşa edilmiştir.
Üsküdar'daki Mihrimah Camii de ilk zamanlar tek minareli olduğu için buraya mahya kurulamıyordu. Üsküdar halkının semtlerinde mahya olmamasından şikayet etmeleri üzerine Mihrimah Camii'ne de sonradan bir minare daha eklenmiştir mahya kurulabilmesi için.
Dünden Bugüne Mahyalar
Mahyacılık sanatı günümüzde teknikleri ve uygulamaları farklılaşsa da devam etmektedir. Teknikleri farklılaşmıştır çünkü artık yağlarla yakılan kandiller yerine elektrik lambaları kullanılmaktadır. Uygulamalar farklılaşmıştır; eskiden mahyalarda sadece sözlü ibareler yazıya dökülmez aynı zamanda hünkar kayığı, savaş topu, kız kulesi ve köprü gibi şekiller de ipler arasında yakılan kandillerle resmedilirdi. O dönemlerde halkın sabırsızlıkla beklediği bir mahya şöleni de minarelere kaftan giydirilmesiydi. Minarelere kaftan giydirme uygulamasında ise ipler arasına gerilen kandiller iki minare arasına asılmaz, minarelerin alemlerinden aşağıya dikey olarak sarkıtılırdı. Şerefelerden yanlara doğru açılan iplerdeki kandillerden minarelerin renkli kaftanları gökyüzünü ve şehri aydınlatır; büyük küçük herkesi başka âlemlere taşıyan mahya seyirleri saatler sürerdi. Dünden bugüne mahyacılık sanatında bir estetik aşınmanın olduğu söylenebilir belki. Bunlar apayrı tartışma konularıdır. Ancak görülen o ki mahyalar selâtin camilerin kalem misali minareleri arasına dizilen inciler olarak daha uzun zaman dünün şehirlerine olduğu gibi bugünün kentlerine tebessümü öğreteceklerdir.
Kaynak: Sonpeygamber.info

__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 21-08-09, 23:34
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart Mahya, Mahyacılık ve Türkler

Mahya, Mahyacılık ve Türkler

Click the image to open in full size.
Kültür Mahyacılık sanatı diğer Müslüman ülkelerde olmayan, Türklere mahsus örf, adet ve kültürdür. Mahya; Ramazanda büyük camilerin karşılıklı iki minaresi arasında , ip gerilerek asılan ve geceleri yakılarak meydana getirilen ışıklı şekil veya yazılardır. Bu iş sadece Ramazan ayına mahsus olduğu için, Farsça aylık manasına gelen “mahiye” kelimesinden türemiştir. ( Far. Mah : Tr. Ay )
Mahyada en çok kullanılan yazılar şunlardır: “İnna fetahna leke fethan mübina (arası geniş minarelerde), Ya Gani, Ya Mabut, Ya Kâfi, Ya Şâfi, Ya Kerim, Maşallah, Tebarekallah, Bismillah, Leyle-i Kadir, Ya Kerim, son gecelerde el-firak” vs. daha pek çokları vardır. Bunların çoğunda hareke yoktur. Doğrudan yazılır. Bazen nadir olarak hareke, şeddeler, noktalar ve hemze konur. Yazı çeşidi daha ziyade sülüstür. Nesih ve rik’a yoktur. Talik çok nadirdir. Mahyacılarda meşhur hattatların eserlerini takit ederek mahya yapmak merakları da vardır. Birbirleriyle model yarışması yapanlar ve hatta rekabete girişenler de çoktur.
Mahya; yerli ve yabancı araştırmacıların konusu, romancıların ilham kaynağı, gezginlerin unutulmaz anıları olmuştur. Bir yabancı seyyah demiş ki: “ Dünya yüzünde sevilmeye ve sayılmaya layık Türklerin hiçbir medenî eserleri olmasa bile, yalnız şu gökten yıldızları toplayıp minareler arasında yazı yazmayı akıl etmeleri, bunda muvaffak olmaları, onların medeniyette ne kadar ilerde olduklarının bir ifadesidir.”alıntı
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 21-08-09, 23:44
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart GÖKYÜZÜNDEKİ IŞIKLI RESİMLER

Click the image to open in full size.
GÖKYÜZÜNDEKİ IŞIKLI RESİMLER
Gökyüzündeki ışıklı resimlerden kasıt mahyalar... Mahyanın ne olduğunu biliyorsunuz herhalde... Özellikle ramazanlarda, caminin iki minaresi arasında gerili olan ışıklı yazılara deniyor mahya. Eski zamanlarda bunlar minareler arasına uzatılan bir halat üzerinde zeytinyağ yakan kandillerle yapılırdı.

Mahya üzerine kafa yoran eski yazarlarımız, onun bir Türk icadı olduğunu ileri sürerler. En geniş araştırmayı yapan Süheyl Ünver, 1614 yılında, Fatih Camii müezzinlerinden hattat Hafız Ahmet’in iki minare arasında sanatkârane bir yazı hazırlayarak, genç padişah 1. Sultan Ahmet’e hediye ettiğini söyler. Padişah çok beğendiği bu uygulamayı bir gelenek haline getirmeye karar verir ve böylece ilk mahya 1617 Ramazanında Sultan Ahmet camiinde kurulur.

Osmanlı döneminde mahya olarak Ramazanın ilk gecesi “Besmele, bârekâllah” yazılır, on beş gün boyunca minareler arasında Arapça hadisler ve ayetler görülürdü. Son on beş günde ise yazıların yerini resimler alırdı. Buna çocukluğunda tanık olan Fikret Adil’den şöyle anlatıyor: “Ramazanlarda biz çocuklar, ayın ikinci yarısını beklerdik. Son onbeş günde mahyalar resimli olurdu. Çiçek, kayık, köşk gibi! İlk onbeş günde ise yazılar yazılırdı.”

Canlı mahya

Fikret Adil, bir de “canlı” (!) mahya gördüğünü hatırlar ve şöyle anlatır:
“Çocukluğumda Süleymaniye’de ‘canlı’ mahya görmüştüm. Minareler arasına köprü resmi yapılmıştı, üzerinden araba geçiyordu. O tarihte ışıklı, yanar söner reklamlar yoktu, bu mahya dillere destan olmuştu ve büyük bir başarı idi.”

Aslında bunlara “canlı” değil, “gezdirme mahya” dendiğini yine Süheyl Ünver’den öğreniyoruz. Bu işin ustası da 1877’de 82 yaşında ölen mahyacılığın en büyük ismi Abdüllatif efendi imiş. Şöyle anlatıyor Ünver: “(Abdüllatif efendi) Bu mahya için üç halat çeker. Ortadaki esastır. Buna Unkapanı köprüsünü ve Azaplar camiini kandillerle resmeder. Üst halata da bir araba koyar. Dip şerefeye gerilen üçüncü ipe de balıklar ve kayıklar yapar. Mahya tamam olunca arabayı ip üzerinde hareket ettirir ve yavaş yavaş sağ minareye götürür. Sonra tekrar geri alır. Yalnız köprü ve cami sabittir, diğerleri yürür. Bu mahyanın ramazanın on beyinden sonra kurulması mutad imiş. O zaman İstanbul’da bu bir hadise olur ve günlerce beklenirmiş”

Click the image to open in full size.
Mahya kurmak güç ister

Mahyaların kandillerle yapıldığı dönemde bu işin bayağı bir güç gerektirdiği anlaşılıyor. 1947 yılında yapılan bir röportajda, son mahyacılardan biri, tulumbacı Sami Reis şöyle anlatıyor: “Öyle günler bilirim ki, bütün gün sırtımda tulumba ile altı saatlik yolu koştuktan ve yangını söndürdükten sonra, akşama tek yardımcımla beraber 300 kandillik mahya kurar ve gene gık bile demezdim.(...) Bunun için bilek ister. Bir saat içinde 500 kandilli mahyayı kuracak yiğit göremiyorum ben. Hem fırtınalı havada bir kaza çıkarmadan kandilleri toplamak için ister yürek.”

Elektriğin yaygınlaşmasıyla birlikte kandillerle yapılan mahyacılık giderek sona erdi. 1970’lerde hâlâ bu işi bilen ustalar vardı. Onlar son bir çaba ile, hiç olmazsa bir camide olsun eski usül mahya kuralım diye çırpındılarsa da, bu gerçekleşemedi. Elektrikli mahyalar elbette çok daha kolay kuruluyordu. Mahyacılık da asri zamana ayak uydurdu ve reklam yazılarının cami minareleri arasına uygulanmasına dönüştü. Eskiden kurulan resimli ve “canlı” mahyalar ise bu yeni döneme ayak uyduramadı. Şimdi böyle bir şey yapmaya kalksanız, laubalilik diye karşı çıkarlar. Mahya tarihini okusalar, onlar da gökyüzündeki ışıklı resimlerin ne güzel olacağını anlarlar oysa...

KUTU
Cumhuriyet ideolojisi va mahyalar

Cumhuriyetle birlikte, mahyalar da asrileşmeye ayak uydurdu. Sloganları modern Türk devletinin görüşlerini yansıtır oldu. Fikret Adil Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra ilk ramazanda; Yaşasın İstiklâl/ Hakimiyet Milletindir cümlelerinin gökyüzünü süslediğini söyler. Daha sonraki yıllarda çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanan fotoğraflar sayesinde gördüğüm, bu tür sosyal mesaj taşıyan mahyalar arasında şunlar bulunuyordu: "Ey Türk genci, Gazi Cumhuriyeti sana emanet etti."/ “İçki kötüdür.”/ “İçkiden kaç.”/ “Yerli malı kullan”/ “Vergini öde.” /“Vergi namustur.”/ “Yüce Fatih ruhun şad olsun” (İstanbul’un fethinin 500. Yılı dolayısiyle)/ “Kırkpınar er meydanı” (Kırkpınar Şenlikleri 1958)

Bu tür sosyal mahyalar arasında iki tanesi bana, hem estetik olarak, hem de doz olarak oldukça güçlü geldi. Birincisi Edirne Selimiye Camii minareleri arasında kurulmuş olan mahyada karşımıza çıkan ay yıldız içine gömülü tayyere figürü. Yani Türk Hava Kurumu’nun amblemi. Bir anlamda “Fitreyi Türk Hava Kurumu’na verin” demek istiyor. İkincisi ise daha da ilginç. Mahyada bir kumbara ve üstünde İş Bankası amblemi kullanılmış. Resmen reklam yani!.. Hem de arkasına maneviyatı alarak!
zaman
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 05-09-09, 00:28
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart Mahyalar, ne badireler atlatmış!

Mahyalar, ne badireler atlatmış!

Click the image to open in full size.

Her Ramazan, minareler arasından gönlümüze ilâhi mesajlar veren mahyalar, ne badireler atlatmış! ‘Para biriktir’ yazılı bir mahya hayal edebilir misiniz bugün?


Her Ramazan, minareler arasından gönlümüze ilâhi mesajlar veren mahyalar, ne badireler atlatmış! ‘Para biriktir’ yazılı bir mahya hayal edebilir misiniz bugün? Yahut, ‘Var ol Başbakan’ sözü ışıldasa bir kubbenin üstünde, neler olur?

‘Mahyalar içinde bir mahya vardır ki, ömrümce unutamam. İstanbul’un mütareke felâketi içinde bunaldığı bir Ramazan’dı. İstiklâl Savaşı, Anadolu ufkunda bir umut güneşi gibi kâh parlıyor, kâh sönüyordu. Bir gece, teravih namazından çıkanlar Bayezit Camii’nin minareleri arasında bir şaheser beyit gördüler. Yahya Kemal’in Âkifane beyti, karanlık gökte ışık ışık parlıyordu: Ta ki yükselsin ezanlarla müebbed nâmın / Gâlip et! Çünkü bu son ordusu İslâm’ın…”
Süheyl Ünver’in Halide Nusret Zorlutuna’dan naklettiği bu anı, mahyaların İstanbul semalarını süslediği günlerde çıktı karşımıza. Sadece o mu? Yahya Kemal’in de söyleyecekleri vardı, söz mahyadan açılmışken. 1921 yılında kaleme aldığı ‘Kandiller Yanarken’ başlıklı makalesinde 1919 Ramazan’ını şöyle anlatıyordu: “Bir gece Rumları tanıyan ve bizi seven bir ecnebî ile Moda’daydım. Karşıdan İstanbul, mahyalariyle, minârelerinin şerefelerindeki kandilleriyle görünüyordu. O ecnebî bu manzaraya baktı, baktı: ‘Bu şehir Türktür ve Türk olmasa insâniyet güzelliğinden bir âlem kaybeder’ dedi. ‘Rumlar bir senedir bu şehri bize Yunanlı göstermek için ne çarelere baş vurmadılar, kendi evlerinden sonra Beyoğlu’nda Türk emlakini de maviye beyaza gark ettiler. Siz ses çıkarmadınız lâkin bu akşam ne sizin ne de hükümetinizin tertîbi olarak minâreler kendiliğinden öyle bir nümâyiş yaptılar ki bu şehrin milliyetini tamâmiyle gösterir.”
Osmanlı; sözü sanatla söylemekte, işi estetikle yapmakta mahir. Bu sebeple cami, minare, ezan ve mahyayı ince bir zevk kadar Osmanlı’nın mührü olarak da okumak gerek. Göklerin yaramaz çocuklarını andıran yıldızlar, cami kubbeleri üzerinde oynaşırken iftar ve teravih hem daha bir güzelleşiyor, hem başka anlamlar kazanıyor. Şimdiye dek önemli kısmı Ord. Prof. Süheyl Ünver tarafından kaleme alınan bazı belgeler dışında ciddi bir katalog çalışması yok mahyalar hakkında. Önümüzdeki yıl ‘İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti’ projeleri kapsamında yayımlanacak bir kitap, bu eksiği büyük oranda kapatacak. Prof. Dr. İsmail Kara, Yusuf Çağlar ve Ömer Faruk Şerifoğlu’nun birlikte hazırladığı çalışma, esas olarak cami aydınlatmalarını konu ediniyor. Ki, bunlar arasında ana başlığı mahyaların oluşturduğunu söylemek abartı olmasa gerek.
Öncelikli amaçlarının, ‘mevcut literatürü bir araya toplamak’ olduğunu söyleyen İsmail Kara, satır aralarında mahyalar ve iki minare arasına yazılan yazıları nasıl yorumlamak gerektiğine dair önemli ipuçları da veriyor. Uzun süredir devam eden arşiv çalışmalarında bulabildikleri en eski fotoğraf ikinci meşrutiyet dönemine ait. Çeşitli rivayetler olmakla birlikte, mahyanın tarihi 16’ncı yüzyılın ikinci yarısına, İkinci Selim dönemine kadar gidiyor. İlk mahyaların ne zaman ve nasıl kurulduğuna dair bilgiyi yine Süheyl Ünver’den alıyoruz: “Eskiden camiler, içerden yatsı ve bazı günlerde sabah namazı için büyüklükleri nisbetinde mumlarla tenvir edilirdi. Ramazan ayının hususiyeti vardı. O zaman mabetlerimiz daha çok aydınlatılırdı. Türkün zevki bu ya, durur mu? Dışlarını, bilhassa minarelerini de aydınlatalım dediler. 16’ncı asırda bu dıştan aydınlık ananesi başlıyor. Önce bayram ve kandil gecelerinde yapılıyor, beğeniliyor. Artık bütün Ramazan gecelerinin revnaklı geçmesini mucib oluyor. 1721’de bu usul diğer bütün camilere teşmil ediliyor ve bu esas dâhilinde herkes bir yenilik ortaya koyuyor.”
Önceleri iki minare arasına gerilen halatlara muhtelif şekiller resmederek başlıyor ustalar. Zamanla ustalıkları ölçüsünde teknikleri de ilerliyor. Öyle ki İstanbulluların teravih vaktini sabırsızlıkla beklediği, zeytinyağı ile yanan kandillerin ömrü ortalama 3 saat olduğu için cami cami dolaşıp “Acaba bu akşam mahyada ne var?” sorusuna cevap aradığı da rivayetler arasında. Kimi zaman Kızkulesi, kiminde bir kayık ya da vapur, köprü, iki minareli ve kubbeli bir cami, açık bir şemsiye, çorba kâsesi, çiçek hatta kuş selamlıyor onları. Yazılı mahyaların ilk ne zaman başladığı bilinmiyor. Merhaba, Merhaba Ya Şehr-i Ramazan, Gufran Ayı, Bismillah, Safa geldin, Elveda gibi kısa yazılarla başlıyor ilk örnekler. İsmail Kara, yazıya geçilmesiyle birlikte mahyaların sosyalleştiğine ve siyasallaştığına dikkat çekiyor. Mesajların içeriğinde göze çarpıyor muhteva değişikliği. Özellikle I. Dünya Savaşı, mütareke ve Millî Mücadele yıllarında ‘Yetimleri koru, Şehitlere fatiha, Hilal-i ahmeri unutma, Para biriktir, Yerli malı kullan’ gibi yardımlaşma ve savaş mağdurlarını gözetmeye dönük mesajlar, vurgular var. Kara’ya göre, bu mahyalar bize Türkiye’de siyasi merkez ve toplumun din meselesine nasıl baktığını gösteriyor. Eldeki başka bir fotoğraf ‘Müslümanlar Cumhuriyetperverdir’ yazan bir mahyaya ait. ‘Atatürk’, ‘Var ol İnönü’ yazılı mahyaların fotoğrafları da ulaşmış bugüne. “Cami, bütün İslam tarihi boyunca aynı zamanda siyasi bir kurum. Cuma namazları ve özellikle hutbe çok önemli siyasi unsurlardır.” diyen Kara, laik bir rejim olma kararındaki Cumhuriyet’in mahyaları araç olarak kullanmasını ‘siyasallaşma’ olarak yorumlasa da bu realiteyi Cumhuriyetle başlatmıyor. “Abdülhamid döneminde, padişahın doğumu minarelere, camilerin aydınlatılmasına intikal ediyor. Siyasallaşma orada da var. Padişah, ramazanda seferden dönüyorsa ‘Padişahım çok yaşa’ yazıyor bir mahyada. Sonraki yıllarda Hırka-i Şerif’in ramazanın 15’inde ziyarete açılması ve padişahın da orada olması vesilesiyle daha sık kullanılıyor bu mahya.” Cumhuriyet’le başlayan asıl farklılık mahyaların ramazan dışına taşması. 1950’lerden sonra kandil geceleri, fetih yıldönümleri, vakıf haftası, camiler haftası gibi vesilelerle mahya kurulmaya başlanıyor.
Yüzlerce yıllık mazisine rağmen bugün bile Türklere ve İstanbul’a has bir uygulama mahya. Prof. Dr. Kara, “Mahya Edirne ve Bursa gibi eski pay-i tahtlardaki istisnai uygulamalar dışında Anadolu’ya ve İslam ülkelerine neden yayılmadı?” sorusuna şu karşılığı veriyor: “Belki İstanbul’un topografyası ve camileri müsait olduğu için. Yüksek tepelere inşa edilmiş camilerin minarelerine kurulan mahya, geniş bir alandan görülebiliyor. Her şehir buna müsait değil. Ayrıca imkânla da alakalı. Mahya masraflarını cami vakıfları karşılıyor. Usta istihdam edeceksin, her mahyaya neredeyse 250 kandil lazım. Onlara dolduracak zeytinyağı alacaksın. Rize’deki bir cami bunu yapabilir mi?”
Mahya kurulması için camilerin en az iki minaresi olması gerekiyor. Osmanlı zamanında ise birden fazla minaresi olan cami sayısı sınırlı. Neden mi? Cevabı Süheyl Ünver veriyor: “Eskiden zengin olanlar rastgele cami yaptıramazlardı. Bütün inşaatta olduğu gibi bunda da bir kayıt ve şart vardı. Nitekim paşalar bir minareli ve zeminle beraber cami yapabilirlerdi. Diğer halk ve esnaf daha ufak camiler yaptırmışlardır. Bunda servetin nisbetinden ziyade va’zolunan kaidelere riayet mevzu bahstir.” Mahyalarda ne yazacağı kadar hangi camilere mahya kurulacağı da sarayın iznine tâbi. Lâkin nadir de olsa başka sorunlar çıkmıyor değil. Rivayet ediliyor ki, selâtin camilerde mahya kurulmasına dair ferman çıktığı zaman Eyüp Camii’nin minareleri mahya kurulamayacak kadar kısa olduğundan yeniden iki şerefeli iki minare inşa ediliyor. Diğer bir rivayetin konusu ise Üsküdar’daki Mihrimah Camii. Önceleri tek minareli olan camiye, Üsküdar halkının “Yalnız İstanbul’da kuruluyor. Burada da mahya isteriz.” niyazı üzerine bir minare daha ilave ediliyor. Fakat nedendir bilinmez günümüzde camilerin boyutları ve minare sayıları herhangi bir sınırlamaya muhatap olmasa da eski bir İstanbullu olan mahya hâlâ İstanbul’da ikamet etmeye devam ediyor.
İsmail Kara’ya göre, mahyalara estetik açıdan olduğu kadar halkın katılımı açısından da bakmak gerek. Sadece üstün bir zevke işaret etmiyor. Heyecanına ve zevkine hitap ederek halkı dinî atmosfere doğrudan dâhil ediyor. 1950’lere kadar zeytinyağıyla yanan kandiller kullanılarak hazırlanan mahyalar, o tarihlerde elektrikle yakılmaya başlanıyor. Tarihî camilerin kontrolü, saraydan Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geçtikten sonra hangi selâtin caminin mahyasına ne yazılacağına onlar karar veriyor. Ancak bugün yaşanan en büyük garabet, tarihî camiler dışındaki camilere hangi şartlarda mahya asılacağını ve bu mahyalarda ne yazacağını düzenleyen bir mevzuatın olmayışı. Cami dernekleri kimi zaman eski günleri hayırla yâd etmeyi zorunlu kılan yazılara kendileri karar veriyor.
AYŞE ADLI - AKSİYON

__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
güzel mahyalar, mahya, mahyacılık

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 08:37 .

Designed by: vBSkinworks
Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Ad Management plugin by RedTyger