Geri git   HAKIKAT DAMLALARI > :: İslamiyet > İslami Hayat ve Aile > Nurçocuk Dünyası

Cevapla
 
Seçenekler Stil
  #1  
Alt 23-04-10, 09:47
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Arrow 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı ,şiirleri,piyesleri.…

Click the image to open in full size. Click the image to open in full size.Click the image to open in full size. Click the image to open in full size.

Click the image to open in full size.23 NISAN KUTLU OLSUN!!Click the image to open in full size.
Click the image to open in full size.
23 Nisan
Sanki her tarafta
Var bir düğün
Çünkü en şerefli
En mutlu gün

Bugün
Yirmi üç nisan
Hep neşeyle
Doluyor insan.


23 Nisan
Pırıl pırıl mavi gök
Aydın yüzlü çocuklar
Çiçek açtı her taraf
Köyde kentte düğün var

23 Nisan geldi. Lay lay lay lay.
23 Nisan geldi.

Türk ulusu egemen oldu
Düşmanları yurttan kovdu
Sultanlık bu gün son buldu
Sevinin övünün çocuklar

23 Nisan geldi. Lay lay lay lay.
23 Nisan geldi.



23 Nisan Marşı
23 Nisan kutlu olsun
Sevinin çocuklar
Övünün büyükler
23 Nisan mutlu olsun


Çok büyük bayram bu bayram
Herkese kutlu olsun
Çok büyük bayram bu bayram
Herkese mutlu olsun.





Click the image to open in full size.
23 Nisan Bayramı hepinize ve özellikle yarınlarımızın güvencesi çocuklara kutlu olsun. Mustafa Kemal Atatürk dünyada bir eşi daha olmayan harika bir kararla,en önemli günlerimizden birisini çocuklara bayram olarak armağan etti. Bu büyük insan,yurdumuzun geleceğinin çocuklarımızda olduğunu biliyordu. Sizlerin ve tüm sevdiklerinizin ve sonra da ülkemizdeki bütün çocukların bu anlamlı bayramını kutlu olsun.


Click the image to open in full size.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açıldığı 23 Nisan 1920, Ulusumuzun babadan oğula geçen saltanat yönetimini terk ederek halkın kendisini, seçtiği temsilcileri aracılığı ile yönetmeye başladığı günün adıdır.
Devletimizin yönetim sisteminde bu tarihle başlayan büyük değişim, Türk Ulusu’nun binlerce yıllık tarihindeki en büyük devrimi simgeleyen 29 Ekim 1923′te Cumhuriyetin ilanı ile sonuçlanmıştır. Büyük Önderimiz MUSTAFA KEMAL ATATÜRK ilk Meclisin açıldığı 23 Nisan 1920 gününü Ulusumuza aynı zamanda Çocuk Bayramı olarak armağan etmiş ve bu yönüyle de büyük Önderimiz dünya ölçeğindeki eşsiz liderliğini bir kez daha göstermiştir.
23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, dünyada hiçbir ülkede bulunmayan iki farklı unsuru bir araya getiren milli bir bayramdır. Bu bayram bir taraftan Türkiye Cumhuriyetinin temellerinin atıldığı, egemenliğin ilan edildiği anlamlı bir gün, diğer taraftan “yarının büyükleri, geleceğin garantisi” çocuklar için bir şenliktir.
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #2  
Alt 23-04-10, 09:53
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart

23 NISAN SIIRLERI & COCUK SARKILARI MP3



Click the image to open in full size.
23 NİSAN
Dün sabah anneciğim
Öperek, dedi: Uyan
Bugün senin bayramın,
Kalk, bak süslendi her yan.
Baktım her taraf süslü,
Sokaklar dolu insan.
Dedim: Anne bu neden
Dedi: 23 Nisan.
Temel bayrammış, inan
Kutlu olsun kardeşim
Geldi 23 Nisan.
R. Gökalp ARKIN

23 NİSAN
Bugün bir başka aydınlık yeryüzü,
Bir başka ağaçların, evlerin yüzü.
Bugün çocuklar güzel.
Bugün sokaklar güzel...
Elimizden tutan her el
Daha sağlam
Daha mavi gökyüzü;
Bayraklar daha yakın.
Bakın: geçiyor yarının büyükleri;
Şarkılar tutuyor gökleri.
Adnan ARDAĞI

23 NİSAN
Bu ne duru sabah, ne temiz hava,
Geliyor her yandan Nisan kokusu.
Sevinçten deliye dönmüş her yuva,
Sarmış gönülleri vatan duygusu.
Gelincikler gibi al al bayraklar,
Evlerden sarkıyor, gökler de dolu.
Nabızlar pek hızlı, coşkun yürekler,
Sanki arslan bugün her Türk'ün oğlu!
Şu mini miniler tombul yanaklı,
Yerlerinde bile duramıyorlar.
Hepsinin elleri çifte bayraklı,
Gözlerinde şimşek şimşek sevgi var.
Yeniden oluyor her şey, yeniden,
Yanıyor Atatürk içimizde bak!
Atatürk, bu kara günü ak eden,
Atatürk; andımız, en kutlu sancak.
Eğlenin yavrular, gülün çocuklar.
Coşsun gönlünüzde Türklük duygusu.
Havanın bile bir coşkun hâli var,
Her yönden geliyor nisan kokusu.
Hasan Lâtif SARIYÜCE

ÇOCUK BAYRAMI

Arkadaşlar, sevinelim,
Hep gülelim, eğlenelim;

Sıkılmasın hiç canımız;
Çünkü bugün bayramımız...

Oyun, alay, dernek düğün,
Hepsi bizim işte bugün...

Çocuklara hor bakmayın;
İncitmeyin, esirgeyin...

Ana yurdun oğlu, kızı,
Umut veren şen yıldızı.

Yarınları parlatacak;
Şenlenecek her bir ocak...

Korunacak cumhuriyet,
Yükselecek bu memleket...

Ekrem ŞENOZAN

BİZİM BAYRAMIMIZ
Bu gelen bizim bayram
Yükseldi bak ünümüz.
23 Nisan bizm
En şerefli günümüz!
Al bayrağı açalım,
Gel gidelim törene.
Bin teşekkür, bizlere
Bugünleri verene...
Bizim için harcanan
Boşa gitmez bu emek,
Çünkü her Türk çocuğu
23 Nisan demek...
İsmail Hakkı SUNAT

23 NİSAN GÜNÜ

Bayram yapar çocuklar,
23 Nisan günü
Büyük bir sevinç kaplar,
Bütün yurdun üstünü
Bin dokuz yüz yirmide
Duyuldu halkın sesi
Açıldı bu tarihte
Büyük Millet Meclisi
Bugün edildi ilân
Yeni bir Türk devleti
Bundan, 23 Nisan
Sevindirir milleti
İ. Hakkı SUNAT

ÇOCUKLARIN DİLEĞİ

Çocuklar şarkı söylerken
Kanatlanır gökyüzüne
Melek olur.

Çocuklar şarkı söylerken
Sarı saçlı, mavi gözlü
Bebek olur.

Çocuklar şarkı söylerken
Bulut olur,
Gökkuşağı olur
Deniz olur.

Çocuklar şarkı söylerken
23 Nisanlarda
Pırıl pırıl saydam kanatlı
Kelebek olur.
Çocuklar şarkı söylerken
23 Nisanlarda
Dillerinde, gözlerinde
Yüreklerinde yalnızca
Bir dilek olur.
Teşekkürler Atatürk
Teşekkürler Atatürk
M. Macit TAŞ


ATATÜRK ÇOCUK OLMUŞ

Çocuk Bayramı'nda
Gelmiş katılmış aramıza,
Atatürk çocuk olmuş bakın:
Sallanıyor salıncakta!


Gülüyor gözlerinin içi,
Gülüyor,
Gökler, denizler kadar mavi.
Diyor ki: "Çocuklar, ben verdim size
Bayramların en güzelini".

"Dilerim, yurdumun çocukları,
Tüm çocukları dünyanın
Gülüp oynasınlar bugünkü gibi;
Acıda, sevinçte kardeş olsunlar...
Çınlasın yeryüzünde barış türküleri".
Aziz SİVASLIOĞLU

DÜNYA ÇOCUK BAYRAMI
Kiminin saçı siyah,
Kiminin saçı sarı...
Ankara'da buluştu,
Dünyanın çocukları.
Her Yirmi Üç Nisan'da
Tekrarlanır bu olay.
Buluşma nedenini,
Açıklamak çok kolay.
Bu kocaman dünyada
Ülke sayısı çoktur.
Oysa ki hiç birinin
Çocuk Bayramı yoktur.
Dünyanın çocukları
Yurdumuza koşuyor,
Her Yirmi Üç Nisan'da
Cıvıldaşıp coşuyor.
Türkiye konuklarla,
Kalpler sevgiyle dolsun.
Dünya Çocuk Bayramı
Herkese mutlu olsun!

Altan ÖZYÜREK

EGEMENLİK ULUSUNDUR
Egemenlik ulusun olduğu günden beri,
Hergün daha çok artan bir zevkle yaşıyoruz.
Biz seyredenlerin kamşıyor gözleri,
Asırları yılların içinde aşıyoruz...
Artık maziye gömdük mesafeyi, zamanı;
Her geçen gün andırır bir 23 Nisanı.
Kalplerde inkılâbın bilinçli heyecanı,
Mukaddes hedeflere hızla yaklaşıyoruz.
Yolumuzda ışıktır demokratik meş'ale,
Biz milletçe bağlıyız ulusal ülkülere.
Heybetli bir çığ gibi bütün ulus el ele.
Yeni bir medeniyet için uğraşıyoruz.
Bugün yirmi milyon Türk bir tek kalp, bir tek vücut;
Hepsinde aynı hamle, aynı güvenli umut.
Yuvalar şenlik dolu, gönüller ferah, mesut...
En kutlu bir hayatın zevkini taşıyoruz.
Halil Refet TANIŞIK

COCUK SARKILARI
Click the image to open in full size.

http://rapidshare.com/files/25826568...ilari.rar.html

Dosyanin icindeki sarkilarin listesi asagida...

Dunya.mp3
Söz:Yavuz DURAK
Müzik:Yavuz DURAK

Dunyaya mesaj. mp3
Söz:Ümit ÖZBAKIR
Müzik:Ümit ÖZBAKIR
Karadeniz mp3
Söz:Ahmet Kutsi TELER
Müzik:Süleyman TARMAN
Koyum. mp3
Söz:Yavuz Durak
Müzik:Yavuz Durak

Ormanda gezinti. mp3
Söz:Emine ERTEM
Müzik:Ayhan ÖZTÜRK
Saat sarkısı mp3
Söz:Can Aksel AKIN
Müzik:Can Aksel AKIN

Sende katil bize. mp3
Söz:Çiğdem KABAY
Müzik:Adil Levent YÜKSEL
Sevgi. mp3
Söz:Nedim YILDIZ
Müzik:Nedim YILDIZ

Sobe.mp3
Söz:Ayşe K. DAĞLI
Müzik:İpek KIRANBAY

Ucurtma. mp3
Söz:Ali SEVGİ
Müzik:Ali SEVGİ
Türkiyemiz
Söz: M. Necati ÖNGAY -
Muzik: Yücel AŞAN)
Güzel Yurdum
Söz: Hamdi TUNCER
Muzik: Salih AYDOĞAN)
Türkiye'min Dört Yanında
Söz: Ümit BAKIR
Muzik: Ümit BAKIR)
Benim Yüce Milletim
Söz: Oktay ZERRİN
Muzik: Cengiz CERMEN)
A'dan Z'ye Türkiye'miz
Söz: F. KARAMAHMUTOĞLU
Muzik: F. KARAMAHMUTOĞLU)
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #3  
Alt 23-04-10, 09:58
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart 23 NİSAN ÇİÇEKLERİ (Müzikli Oyun)

23 NİSAN ÇİÇEKLERİ (Müzikli Oyun)
23 nisan piyesleri
Oynayanlar:
Çiçekçi kız
Birinci çocuk
İkinci çocuk
Hizmetçi
Katip
Menekşe
Lale
Gül
Müşteri
Çiçek korosu (Bu roller, uygun görülen kız ve erkek çocuklara verilir.)

(Sahne: Çeşitli çiçekleri satan bir dükkan içi... Raflarda, vitrinde saksı saksı çiçekler görünmektedir. Ortada ve ön planda çiçek kılığına girmiş çocuklar öbek öbek yer atmışlardır.
Dükkanın sahibi çiçekçi kız, elindeki süzgeçli, küçük bahçe kovasıyla canlı çiçeklere su verirken perde açılır.)
23 nisan piyesleri
ÇİÇEKÇİ KIZ - (Şarkıyı söyler.)
Bir gün sizi sulamasam, Hemen bana küsersiniz. Tatlı, baygın kokunuzu, Ne de çabuk kesersiniz. Gül yüzünüz hiç solmasın, Kalbinize dert dolmasın. Çiçek açın durmadan siz. Neşenize son olmasın.
Şu güzel çiçeklerin, havaya, suya bizim gibi muhtaç olduklarını nasıl unutuyorum, bilmem ki. Biri gelip de çiçeklerimin boyunlarını bükük görse yüreğime iner...
(Bîr canlı çiçeğe yaklaşır.) Ah benim bahar kokulu karanfilim! Katmer katmer nasıl da açmışsın... Baygın kokun insana ılık yaz akşamlarını hatırlatıyor...
(Başka bir çiçeğe geçer.) Ne o, bana dargın mısın yoksa? Suyunu biraz geciktirdim, diye yüzüme bakmıyorsun... Ah benim nazlı kızım; mis kokulu sarı fulyam... Gel, barışalım... (Sever, okşar, koklar.) Oooh! İçim açıldı. Ne iyi çiçeksin sen...
(Bir başka saksıya doğru eğilir.) Bak hele. Boyun büküp naz etmeyi sen de fulyadan mı öğrendin? Yazık sana... Bir gün suyunu unuttum diye somurtuyorsun... Neşesizlik sana hiç yakışmıyor kızım... (Okşar.) Gül bakayım, gül, gül... Hah şöylee... Seninle de barıştık...
(Başka bir çiçeğe daha geçer.) Aferin sana! Çiçek olunca senin gibi olmalı. Bir gün suyunu unuttum diye somurtmak, boyun bükmek ne oluyormuş sanki? Sen zaten bir hafta su görmesen bile aldırmazsın, bilirim... Tam unutkanlara göre bir çiçeksin. Bir fincan su bir hafta yeter sana... Sabrın sonu selamettir derler. Sana şimdi bol bol su vereyim de hak geçmesin... (Sular) Al, bu da benden caba.
(Bu sırada dükkan kapısının çıngırağı çalınır. İçeriye hizmetçi kıtıklı, kambur biri girer. Çiçekçi kız kovayı bir kenara bırakır, gelen müşteriyi karşılar.)
ÇİÇEKÇİ KIZ - Buyurunuz efendim... Bir şey mi arzu ettiniz?
HİZMETÇİ - Benim arzumun lafı mı olur a kızım... Bizim efendi beni gönderdi. Tabii kendisini tanırsınız...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Hayır, tanımıyorum efendim. Kimden bahsediyorsunuz?
HİZMETÇİ - Canım, bizim efendiyi tanımayan yok ki. Abdurrahman efendi dediler mi nah! diye parmakla gösterirler...
(Elindeki parayı sallayarak) Bu parayı sana o
gönderdi.
ÇİÇEKÇİ KIZ - Çiçek mi istiyor?
HİZMETÇİ - Hee.,. Çiçek İstiyor emme, en güzellerinden bir paket... Şey... Paket mi poket mi işte bir şey yapsın, dedi...

(Çiçekçi kız buketi hazırlarken, hizmetçi söze devam eder.}
Bizim efendi pek kurnazdır doğrusu... (Gülerek) Bu çiçekleri ne yapacak biliyon mu?
ÇİÇEKÇİ KIZ - Nerden bileceğim...
HİZMETÇİ - öyle ya, nerden bileceksin... Bizim efendinin haşarı bir çocuğu var. Bir dediğini iki etmiyor ama, o da inadına tembel mi tembel, yaramaz mı yaramaz... Karnelerinde zayıftan başka notu yok... Bu gidişle sınıfta kalacak, diyorlar... Bizim efendi bir çare düşünmüş. Bu çiçekleri çocuğun öğretmenine götürecek. Allem edecek, kallem edecek, o haylazın sınıfı geçmesi İçin öğretmenine dil dökecek...
ÇİÇEKÇİ KIZ - (Demetlediği çiçekleri tekrar yerine koyar.) Yaaa, maşallah... Sizin efendinin buluşuna diyecek yok doğrusu...
HİZMETÇİ - (Anlamaz) Dedim ya çok kurnazdır, insana külahı ters giydirir...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Fakat doğruluktan, görevine bağlılıktan başka bir şey düşünmeyen öğretmeni hiçbir zaman kandıramaz.., öğretmenler çıkar peşinde koşmazlar. Doğruluktan şaşmazlar. Ellerine teslim edilen vatan yavrularının hepsini bir anne, bir baba sevgisiyle severler. Çalışanlarla çalışmayanları ayırırken bir yargıç kadar ince eleyip sık dokurlar... Doğru bildikleri görüşten, vicdanlarının emrinden hiçbir zaman ayrılmazlar...
Sizin efendi, öyle sakat çarelere başvuracağı yerde çocuğunu çalıştırmanın çarelerini düşünseydi daha iyi ederdi...
HİZMETÇİ - Kızım, o bizim neyimize gerek... Hele sen şu çiçekleri ver de ben gideyim...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Benim çiçeklerim çok duyguludur. öyle her yere gitmezler. Hele böyle tembel çocuğunu kurtarmak için kurnazlık düşünen bir adamın eline düşmek istemezler... Ama bir kere kendilerine solayım istersen... (Hizmetçi şaşkın şaşkın bir kıza, bir çiçeklere bakar.)
ÇİÇEKÇİ KIZ - (Çiçeklerin ortasına geçer ve sorar) Benim sevgili, nazlı çiçeklerim, konuştuklarımızı duydunuz... Abdurrahman efendiye gitmek ister misiniz?
23 nisan piyesleri
ÇİÇEKLER - (Hep bir ağızdan)
Dostumuzla düşmanı, Biz görmeden tanırız. Fenalığa bir Alet, Olmaktan utanırız.
HİZMETÇİ - (Ellerini havaya kaldırıp kaçar.) Uy anam! Ben yanlış gelmişim...
(Çiçekçi kız, kaçan hizmetçinin arkasından güier. Sonra döner, raftan bir çiçek budama makası alır. Saksıdaki çiçeklerle meşgulken gene kapıdan bir müşteri girer. Kolunda evrak çantası, burnunda kelebek bir gözlük taşıyan müşteri hafif sarhoş taklidi ile konuşur.) KÂTİP - Kolay gelsin çiçekçi abla...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Buyurunuz efendim... Bir şey mi arzu ettiniz?
KÂTİP - Bu da sorulur mu? Bu dükkana gelenin elbet bir isteği olacak. Ya bir saksı çiçek ya bir buket yahut da çelenk... (Kendi kendine) Yahu burası amma güzel kokuyor ha... (Çantasından bir kartvizit çıkarır.
Çiçekçi kıza verir.) önce kendimi tanıtayım: Ben, İçki-sevenler Derneği'nin katibiyim. Bu cemiyet, daha yeni kuruldu. Bugün, bütün üyelerin katılmasiyle bir açılış töreni yapılacak. Ondan sonra içki, saz... Vur patlasın, çal oynasın... İçkiseverler Derneği nam salacak, nam... Salonu süsleme işini ben aldım üzerime. Üyelerimizin gönlü, gözü açılsın diye, birkaç sepet çiçek yaptıracağım... Haydi kızım, şöyle en tazelerinden bize bir şeyler hazırla da alıp gideyim...
(Katip sandalyeye çöker. Çiçekçi kız bu müşteriden de memnun değildir,!
ÇİÇEKÇİ KIZ - Efendim, zannedersem burada vaktinizi boşuna kaybedeceksiniz...
KÂTİP - (Anlamaz) Kızım benim acelem yok. Ne zaman hazırlarsan o vakit alır giderim. Oraya, buraya koşmaktan daha gazeteye göz atamadım. (Çıkarır, açar) Sen çiçekleri hazırlarken ben de şurada hem okur, hem de biraz dinlenirim...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Efendim, maksadımı İyi anlatamadım. Çiçeklerim İçki sevenleri sevmezler de...
KÂTİP - O da ne demek? Çiçeklerin keyfine göre hareket edecek değiliz ya. Parasıyla değil mi? İstersem, dükkandaki bütün çiçekleri bir kamyona doldurur, götürürüm...
ÇİÇEKÇİ KIZ - İş sizin bildiğiniz gibi değil efendim. Benim çiçeklerim içki sevenlerin değil, Yeşilay kurumunun salonlarını süslemekten zevk alır. Benim çiçeklerim, her felâkete kucak açan, kanat geren Kızılay kurumuna layıktırlar... Benim çiçeklerim Çocuk Esirgeme Kurumu'nun baktığı yavruların masum başlarını süslerler. Benim çiçeklerim törenlerde alay alay geçen Mehmetçik'lerin başına Türk Hava Kurumu uçaklarından demet demet serpilmek isterler... Benim çiçeklerim...
KÂTİP - (Sinirlenir, bağınr.) Senin çiçeklerin, senin çiçeklerin... Bıktım senin çiçeklerinden... Sanki çiçekler nereye gideceklerini bilirlermiş gibi bana masal söylüyorsun...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Masal değil, gerçek... İstersen kendileri size söylesinler... (Çiçeklere) Benim nazlı, güzel çiçeklerim. Konuştuklarımızı duydunuz. İçki sevenler Derneği'ne gitmek ister misiniz?
ÇİÇEKLER - (Hep bir ağızdan)
Boş yere yorulmasın. Biz oraya gitmeyiz. Saksımızda çürür de, Burayı terk etmeyiz!
(Katibin burnundan gözlük koltuğundan çanta düşer. Onları acele toplar, çiçeklere korku ile bakarak kaçar.)
KÂTİP - Üstüme iyilik, sağlık... Üstüme iyilik, sağlık...
(Dernek katibinin palas pandıras kaçışına çiçekçi kız güler. Başını sallar. Gene makasla budama işlerine devam eder. Bu sefer dükkana soluk soluğa bir müşteri daha gelir. Koşarak geldiği için düzgün konuşamaz.)
MÜŞTERİ - Ça... çabuk... ba... bana bir buket çiçek... Ama çok çabuk (Mendilini çıkarır, terini siler.)
Haydi çabuk, ne duruyorsun?
ÇİÇEKÇİ KIZ - Efendim, şurada bir dakika dinlenin, yorulmuşsunuz...
MÜŞTERİ - Yorulmak da lâf mı? Yüz metre şampiyonu gibi koşa koşa geldim.
ÇİÇEKÇİ KIZ - Çiçek almak için bu kadar aceleye ne gerek vardı?
MÜŞTERİ - Uçak kalkıyor, uçak... Daha buradan otobüsle havaalanına gitmek, uçak kalkmadan yetişmek lazım...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Seyahate mi çıkıyorsunuz efendim?
MÜŞTERİ - Hoppala. Sen gazete muhabiri misin, nesin? Seyahate ben değil, patronum çıkıyor... Gözüne girmek için bir buket çiçek götüreceğim. Seyahatten dönüşünde belki maaşıma zam yapar. Ne yapalım kızım, geçim dünyası... (Saatine bakar.) Eyvah, yirmi dakika kaldı, yetişemeyeceğim. Haydi çabuk ol. (Kalkar.) Yoksa ben şuradan birkaç demet toplar, giderim haa (Çiçeklere atılır. Çiçekçi kız önüne geçer.)
ÇİÇEKÇİ KIZ - Yağma yok... Çiçeklerimin bir yaprağına bile dokunamazsınız. Hem siz, patronunuzun görüne girip ondan zam koparmak için çiçek götürmeyi düşüneceğinize işinizi, görevinizi düşünseniz patronunuzu daha çok memnun edersiniz sanırım.
23 nisan piyesleri
MÜŞTERİ - Ben buraya ders almaya değil, çiçek almaya geldim. Paramla değil mi?
ÇİÇEKÇİ KIZ - Para ile de olsa çiçeklerim birisini aldatmak, ötekini elde etmek, berikinin gözünü boyamak, hayırsız ve yararsız toplantıları süslemek gibi şeyleri sevmezler...
MÜŞTERİ - Tuhaf şey.., Senin, aklından zorun var galiba...
ÇİÇEKÇİ KIZ- Hamd olsun, hiçbir zorum yok... Ben çiçeklerimin fikrini ve arzusunu almadan bir şey yapamam... İsterseniz bir kere de onlara sorayım. (Çiçeklere sorar.) Benim duygulu ve sevgili çiçeklerim. Konuştuklarımızı duydunuz. Siz ne dersiniz? ÇİÇEKLER - (Hep bir ağızdan)
Hayır hayır gitmeyiz, Ne olursak olalım. Uçakta solmaktansa, Şu dükkanda solalım!
MÜŞTERİ - (Elini kulağına koyar, dışarıyı dinler) İşte bir uçak sesi... (Pencereye koşup bakar.) Evet, uçak havalandı. Bizim zamlar yandı. (Sandalyeye yığılır, baygınlık geçirir. Çiçekçi kız raftan bir çiçek alır. Müşterinin burnuna değdirir. Müşteri ayılır. Şaşkın şaşkın söylenerek çıkar, gider.) Uçak havalandı, zamlar yandı... Uçak havalandı, zamlar yandı... ÇİÇEKÇİ KIZ - (ön plana gelir. Bir kenara dayanarak düşünür. Sonra çiçeklere döner Gördünüz mü benim güze! çiçeklerim? Sabahtan beridir hiçbir şey satamadım. Gelen müşterilerle gitmek istemediniz. Artık kimse de gelmez oldu. Ben sizi su İle hava ile beslerim ama beni kim besleyecek? Evde annem, kardeşim de benim elime bakıyorlar.
ÇİÇEKLERİN KOROSU
İyi kalpli sahibimiz.
Sen istersen biz gideriz.
Ayırmayız iyi, fena,
Talihimiz buymuş, deriz...
Fenalardan çoktur, inan
Bu dünyada iyi insan.
Gönlün bir an rahat olmaz.
Bu varlığa İnanmazsan.
İyilikler, doğruluklar.
Fenalığı er geç kovar.
Sabredelim biraz daha,
Gün doğmadan neler doğar.
(Koro bitince kapının çıngırağı çalınır. Çiçekçi kız sevinir. Üstünü, başını düzeltir. Kapıdan iki küçük çocuk başı görünür.)
ÇİÇEKÇİ KIZ - Buyurun çocuklar, gelin. Bir şey mi istediniz?
BİRİNCİ ÇOCUK- (Kapıdan başını uzatarak) Ünlü Bahar Çiçek evi burası mı?
ÇİÇEKÇİ KIZ - Burası, burası... Buyurun...
ÇOCUKLAR - (Etrafa bakınarak girerler.) Günaydın!
ÇİÇEKÇİ KIZ - Günaydın kardeşler. Bir emriniz mi var?
ÇOCUKLAR - Emir filan yok bizde. Okuldan gönderdiler bizi.
BİRİNCİ ÇOCUK - (ötekini göstererek) Şey, öğretmenimiz gönderdi. Dedi ki...
İKİNCİ ÇOCUK- (Arkadaşının sözünü keser) Dedi ki çarşıya gidin... Cumhuriyet alanında ünlü, ünlü...
BİRİNCİ ÇOCUK - Bahar Çiçekçisi vardır. Ona benden selam söyleyin...
ÇİÇEKÇİ Kız- Sağ olun çocuklar.
BİRİNCİ ÇOCUK - (Yutkunur, tekrarlar) Selam söyleyin.
ÇİÇEKÇİ KIZ-Sağ olun...
İKİNCİ ÇOCUK - (Atılır) Selamdan sonra dedi ki: Bugün okulda müsamere yapacağız. Başarı gösteren çocuklara verilmek üzere oradan karanfil...
BİRİNCİ ÇOCUK-Menekşe,
İKİNCİ ÇOCUK-Sümbül,
BİRİNCİ ÇOCUK - Gül,
İKİNCİ ÇOCUK-Gelincik,
BİRİNCİ ÇOCUK-Lale
İKİNCİ ÇOCUK - Çiçeklerin en güzellerinden bize bir buket hazırlasın. Alın, gelin dedi. (Arkadaşına) Değil mi?
BİRİNCİ ÇOCUK- Evet, öyle dedi...
ÇİÇEKÇİ KIZ - öğretmeninizin emri baş üstüne... Yalnız bir şey var...
ÇOCUKLAR - (İkisi birden) Nasıl şey?
ÇİÇEKÇİ KIZ - Benim çiçeklerim birbirini çok severler. Hele şu dükkandan hiç ayrılmak istemezler. Buradan giden arkadaşlarının arkasından günlerce, haftalarca ağladıkları olur...
BİRİNCİ ÇOCUK-Ama biz...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Evet, siz okuldan geldiniz. öğretmeniniz dedi ki gidin, Bahar Çiçekevi'nden karanfil,
BİRİNCİ ÇOCUK-Menekşe,
İKİNCİ ÇOCUK-Sümbül,
BİRİNCİ ÇOCUK-Gül,
İKİNCİ ÇOCUK-Gelincik,
BİRİNCİ ÇOCUK-Lâle.
ÇİÇEKÇİ KIZ - Gibi çiçeklerden bir buket yaptırın alın, gelin... değil mi?
ÇOCUKLAR - (İkisi birden başlarını sallarlar) Evet...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Evet ama cici kardeşler, demin dediğim gibi, benim çiçeklerim pek nazlı, pek duygulu şeylerdir. Sabahtan beri kaç müşteri geldi İse hiç biriyle gitmek istemediler. Ama sizin güzel hatırınız için bir de kendilerine sorayım. Bakalım, sizinle gitmek isterler mi?
BİRİNCİ ÇOCUK - (Hayrette) Kendilerine mi soracaksınız?
ÇİÇEKÇİ KIZ - Evet kendilerine soracağım... (Menekşe kılığında giyinmiş olan çocuğun yanına gider)
Sen söyle mavi menekşe, okuldan gelen bu küçük müşterilerim İçin yapacağım bukete katılmak ister misin?
(Müzik başlar. Tempoya uyarak Menekşe ortaya gelin)
MENEKŞE - Menekşeyi en çok seven. Çocuklardır, biliyorum. Bunun için ben onlarla, Koşup gitmek diliyorum. Beni seven, bilen çoktur, Benden güzel çiçek yoktur... (Şarkı bitince Menekşe yerine geçer.)
BİRİNCİ ÇOCUK - (İkinciye) Biz yanlış geldik galiba. Burası çiçekçi dükkanı değil...
İKİNCİ ÇOCUK - Ya ne burası?
BİRİNCİ ÇOCUK- Canlı bebek mağazası olmasın?
İKİNCİ ÇOCUK-Bilmem ki...
ÇİÇEKÇİ KIZ - (Gelincik'e doğru gider) Haa. Sen burada mısın Gelincik? Sana git, derim ama kokun yoktur diye seni beğenirler mi bilmem?
GELİNCİK - (Kalkar, ortaya gelir)
Al tenimin rengi parlar, Al gelinciği her görende. Yeryüzünün en şerefli, Bayrağının rengi bende... Allardan al güzel rengim, Hangi çiçek benim dengim! (Şarkısını söyler yerine geçer.)
ÇİÇEKÇİ KIZ - Allah Allah... Hangi çiçeğe sorsam bu sefer hepsi gitmek istiyor. Bu gidişle dükkanı boşaltacaklar...
BİRİNCİ ÇOCUK - Çiçekçi abla, sen onları keyfine bırakırsan, bu kapalı yerde hiçbiri kalmak istemez. Hele okuldaki müsamereyi bir duysalar, oraya gitmek için can atarlar...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Durun bakalım, bir tanesine daha soralım. Bu dükkanımın en nazlı çiçeğidir. Bakalım o ne diyecek? (Gül kılığına girmiş çocuğa sorar) Benim nazlı gülüm. Yoksa sende mi ötekiler gibi düşünüyorsun? Eğer sen de gitmek istiyorsan hiç olmazsa son bir defa güzel sesini duyayım; mis gibi kokunu ciğerlerime çekeyim...
GÜL- (Ortaya çıkar
Çiçeklerin ecesiyim, Benden güzel çiçek nerde?
Yediveren gül yüzünden, Bülbül girer türlü derde... Ne karanfil, ne de sümbül.. Şarkı söyler bana bülbül... (Kısa, hafif bir vals yaparak yerine geçer.)
BİRİNCİ ÇOCUK- (Arkadaşlarını sahne önüne çeken) Bana bak, ben korkmaya başladım. İKİNCİ ÇOCUK-Ben de...
BİRİNCİ ÇOCUK - Biz bu konuşan çiçekleri okula götürürsek; bütün seyircilerin ödleri kopar.
ÇİÇEKÇİ KIZ - (Çocuklara) Sevimli, küçük müşterilerim! Görüyorsunuz ki en değerli çiçeklerim bile artık burada kapalı yaşamaktan bıkmışlar. Başka yerler, başka insanlar görmek İstiyorlar. Hakları da var. Ben bile aynı yerde oturmaktan, aynı şeyleri görmekten bıkıyorum. Şimdi söyleyin bana bakayım, okulunuz İçin hazırlanacak buket kime verilecek? Yoksa okulda...
ÇOCUKLAR - (İkisi birden] Müsamere var!
ÇİÇEKÇİ KIZ - Ne müsameresi?
ÇOCUKLAR - 23 Nisan Müsameresi.
ÇİÇEKÇİ KIZ - 23 Nisan mı? (Elini birkaç kere alnına vurur.) Ah şu benim dalgın başım. Nasıl oldu da ben Çocuk Bayramı Haftasında olduğumuzu unuttum?
BİRİNCİ ÇOCUK - Çiçekçi Abla, sen bugün çok dalgınsın. Deminden beri kaç kez söyledik, okulda müsamere var diye. Bizi öğretmen gönderdi. Dedi ki: Ona benden selam söyleyin...
İKİNCİ ÇOCUK - Selamdan sonra dedi ki, bugün okulda 23 Nisan Bayramını kutlayacağız. Müsamere-de başarı gösteren çocuklara verilmek üzere bize en güzel çiçeklerden karanfil,
BİRİNCİ ÇOCUK-Menekşe,
İKİNCİ ÇOCUK »Sümbül,
BİRİNCİ ÇOCUK-Gül,
İKİNCİ ÇOCUK-Gelincik,
BİRİNCİ ÇOCUK-Lale.
İKİNCİ ÇOCUK - Gibi çiçeklerden güzel bir buket hazırlasın. Alın gelin, dedi. (Arkadaşına). Değil mi?
BİRİNCİ ÇOCUK - Evet, öyle dedi. Hem çiçekçi Abla, bugün Türk çocuklarının en büyük günü. İnsan onu nasıl unutur?
ÇİÇEKÇİ KIZ - Hakkın var kardeşim. ömrüm oldukça bu dalgınlığımı affetmeyeceğim... (Telaşlanır) Ben size şimdi en güzel çiçeklerimden çabucak bir demet yapayım.
(Çiçeklere doğru yürür.)
ÇİÇEKLER - (Hepsi ayağa kalkmış, ortada canlı bir buket gibi toplanmışlardır.) Biz hazırız...
ÇİÇEKÇİ KIZ - Tuhaf şey!.. Bu, ne demek? Belki ben hepinizi göndermeyeceğim.
ÇİÇEKLER - (Hep birden]
Hep birlikte gideceğiz; Müsamere göreceğiz; Başarılı çocuklara Bin bir çelenk öreceğiz.
GÜL - [İki adım önce çıkar.) Böyle mutlu bir günde yurt çiçeklerini birbirinden ayırmak haksızlık olur. Biz hepimiz gitmek istiyoruz. Türk çocuklarının bu en sevinçli günlerinde onlarla bir arada bulunmak, okullarını süslemek bizim için sonsuz bir zevktir.
ÇİÇEKÇİ KIZ - Çok doğru söylüyorsunuz. Fakat
ÇİÇEKLER - (Hep birden) E, fakat...
ÇİÇEKÇİ KIZ - (Üzgün bir sesle.-} Beni yalnız bırakmak Yakışır mı sizlere? Varım, yoğum sevincim, Tek ümidim sizsiniz, Burda öksüz kalırım, Yaşayamam çiçeksiz...
ÇİÇEKLER-(HEP BİRDEN Okula koşar, gelir Bizleri seven İnsan. Hiç bir kimse unutmaz, Bugün: 23 Nisan!
ÇİÇEKÇİ KIZ - (Sevinir) Yaşayın benim sevgili çiçeklerim! 23 Nisan çiçekleri! Haydi öyleyse okula gidiyoruz. Herkes bir saksı olsun.
(Sahnedekilerin hepsi, kenarlarda ve raflarda duran saksı ve çiçekleri alırlar. Sahne önünde çiçekten bir halka gibi dururlar. 23 Nisan marşı söylenir.)
ÇİÇEKLERİN KOROSU
O gündü. Anayurdun Canına can katıldı, "Egemenlik ulusun!" Diye temel atıldı.
Yirmi Üç Nisan günü, Yirmi Üç Nisan günü. Dinlensin yerler, gökler Egemenlik türkünü!
(Marş bitince çiçek alayı hareket eder, ağır ağır perde kapanır.)
23 nisan piyesleri
İsmail Hakkı SONAT
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #4  
Alt 23-04-10, 10:00
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart

VATAN SAĞOLSUN
23 nisan piyesleri
OYNAYANLAR:
AYŞE KADIN : 50 Yaşlarında köylü bir kadın.
ERKEK SESİ : Dışardan yükselen ses.
KADIN SESİ : Dışardan gelen ses.
2. SES : Dışardan gelen erkek sesi.
1.ASKER : Yunan askeridir ve üzerinde o devrin asker kıyafeti vardır.
2.ASKER : Birinci asker gibidir.
3.ASKER : Birinci asker gibidir.
KOMUTAN : Otuz beş yaşlarında bir Yunan subayı. Üze­rinde üniforma vardır.
NÖBETÇİ : Komutanın kapısında nöbet bekler.
TEĞMEN : 25 yaşlarında bir Yunan subayı.
ÇORBACI: Yunanlılar hesabına çalışan bir hain.
FATMA : 50 yaşlarında, Osman Ağa'nın eşi.
OSMAN AĞA : 55 yaşlarında bir Türk köylüsü.
DİMİTRİ: Yunanlı asker.
MUHTAR : 55 yaşlarında, köyün muhtarı.
1.ADAM : İhtiyar heyeti üyesi.
2.ADAM : İhtiyar heyeti üyesi.
3.KADIN: Muhtarın karısı.
4.KADIN: 1. İhtiyar heyeti üyesinin karısı.
5.KADIN : 2. İhtiyar heyeti üyesinin karısı.
1. PERDE
DEKOR : (Geniş bir köy evinin salonudur. İki yan tarafta divan vardır. Orta yerde kilim bulunur. Duvarlardan birinde gaz lambası ve ayna asılıdır. Salonun çeşitli yerlerinde şilteler bu­lunmaktadır.)
Ayşe kadın — (Salonun tam ortasındaki kapağı kaldırmış, içeriye cephane dolu sandıkları yerleştirmeye çalışmaktadır. Bir yandan da kendi kendine mırıldanır.) Düşman köye geliyor­muş. Onlar buraya ulaşmadan şu sandıkları ortadan kaldırmalı­yım.
ERKEK SESİ — (Dışardan) Ayşe kadın!.. Ayşe kadın! Çabuk hazırlan! Düşman neredeyse köye girmek üzere.
AYŞE KADIN — (Cephane sandıklarından birisini daha evin bodrumuna indirir.) Biraz daha işim var. Bitirir bitirmez ben de geleceğim. Siz yolunuza devam edin.
ERKEK SESİ — (Dışardan) Elini tez tut!... Biz ormana doğru gidiyoruz...
AYŞE KADIN — Ben kadınım... Düşman köye girse bile bana dokunmazlar. Fakat siz erkekleri, düşman ele geçirirse par­çalar, (diye yüksek sesle dışarıya bağırır. Sonra tekrar cephane sandıklarını bodruma indirmeye devam eder.)
İKİNCİ SES — (Dışardan) Ayşe kadın düşman hemen te­penin ardında. Çabuk ol... Sen de bizimle gel...
AYŞE KADIN — (Yüksek sesle bağırarak) Çok az işim kaldı... Siz yolunuza devam edin.
İKİNCİ SES — Ormanda seni bekleyeceğiz... Elini biraz çabuk tut.
AYŞE KADIN — Peki... Siz yolunuza devam edin.
(Ayşe kadın güçlükle bir sandığı daha bodruma indirdi. Sonra elinin tersi ile alnındaki terleri siler. Bu sırada dışardan silâh sesleri yükselir. Yaşlı kadın son sandığı da bodruma indi­rir, kapağını güzelce kapatır. Üzerine de kilimleri serer. Ardın­dan, divanın üzerinden seccadeyi alıp, bodrum kapağının üzeri­ne sererek) artık çok geç. Düşman köye girdi bile... En iyisi na­mazımı da kılıp kaderimle başbaşa kalayım...
(Ayşe kadın namaza durur. Bu sırada dışarıdan ayak sesleri ve konuşmalar yükselir. Ayşe kadın namazını bitirip dua etmeye başladığı sırada gürültüyle evin kapısı açılır ve içeriye üç düş­man askeri girer. İçlerinden biri Ayşe kadına saldırır.)
1. ASKER — Söyle bakalım moruk, sen neden diğerleriyle
kaçmadın. Mutlaka bir bildiğin olmalı...
(Ayşe kadın cevap vermez)
2.ASKER — (Ayşe kadının yanına gelir ve saçlarından
ayağa kaldırarak.) Evet evet bir bildiğin olmalı. Haydi konuş.
(Ayşe kadın cevap vermeyince, iki asker birden yaşlı kadını hırpalamaya başlarlar.)
1.ASKER — Konuşsana be kadın.
2.ASKER — (Diğerlerinin yanına gelerek) Rahat bırakın
kadını. Komutan onu konuşturmasını bilir.
1.ASKER —Biz de biliriz...
2.ASKER — (Elindeki silâhın dipçiği ile kadına vurmağa
yeltenir.) Söyle köylüler nereye kaçtılar?
3.ASKER — Sakin ol... (diyerek 2. askerin hareketine en­
gel olur.)
AYŞE KADIN — (Askerlere dönerek) Sizler ancak yaşlı bir kadına karşı erkekliğinizi gösterirsiniz.
1.ASKER — (üçüncü askere dönerek) Görüyor musunuz? Senden cesaret alıp bize çatmaya başladı.
AYŞE KADIN — Hiç birinizden cesaret almama gerek yok. Ben cesareti Türklüğümden Türk ordusundan alıyorum.
(Birinci asker tam tokadı indireceği bir sırada içeriye ko­mutan girer.)
KOMUTAN — Ne oluyor burada... Bu kadın da nesi?
(Askerler hemen hazır ol durumuna geçerler.)
1. ASKER — Köyden kaçmayan yalnız bu kadın var ko­mutanım... Burada kaldığına göre bir maksadı olmalı...
(Komutan geniş salonu baştan aşağı dolaşır. Elleri arkası­na bağlıdır. Yüzünde mağrur bir insanın edası vardır. Tam kadı­nın önünde durur.)
KOMUTAN — Adın ne senin?
AYŞE KADIN — Ayşe kadın.
KOMUTAN — Sen niçin diğerleriyle gitmedin?
AYŞE KADIN — Gördüğünüz gibi ben yaşlı bir kadınım. Gitmemle kalmam arasında hiç fark yok. Eğer öleceksem, ken­di köyümde ölmek isterim.
KOMUTAN — Kendine çok güveniyorsun.
AYŞE KADIN — Her Türk gibi.
(Komutan Türk kelimesini duyunca öfkelenir. Yüksek sesle ve işaret parmağını Ayşe kadının burnuna uzatarak.)
KOMUTAN — Türk gibi ha.. Çok cesur oldukları için mi topraklarını bırakıp kaçtılar?
AYŞE KADIN — Onlar kaçmadılar... Cepheye Mustafa Kemal'in saflarına katılmak için gittiler.
KOMUTAN — (Kahkaha atarak) Cepheye mi gittiler? Mustafa Kemal'in yanına ha...
AYŞE KADIN — Evet Mustafa Kemal'in yanına...
KOMUTAN — (Ayşe kadının sert çıkışı üzerine) Alın bu­nu, karşımdan. Bir odaya hapsedin. Onu daha sonra sorguya çe­keceğim. (Askerler Ayşe kadını kıskıvrak yakalayıp odadan çıkarırlar. Komutan yalnız kalır... Odanın içinde bir aşağı bir yu­karı dolaşır. Gözü yerdeki seccadeye ilişir. Ayağı ile onu odanın bir ucuna savuna: Sonra dışarıya seslenir.) Nöbetçi...
NÖBETÇİ — (Elinde silâhı ile bir nöbetçi içeri girer ve komutanı selamlar.) Buyurunuz komutanım...
KOMUTAN — Köydeki en güzel bina bu. Karargâh olarak kullanmağa karar verdim. Hemen burasını oturacak hale getiri­niz.
NÖBETÇİ — Baş üstüne efendim.
KOMUTAN — (Tam nöbetçi dışarıya çıkacağı bir sırada) Teğmene söyle Çorbacı'yı alıp buraya gelsin.
(Sahne değişmeye başlar.)
2. PERDE
DEKOR : (Salonun şekli değişmiştir. Yerdeki şilteler kaldı­rılır. Divanlar da yoktur. Onların yerine büyük bir masa yerleş­tirilmiştir. Masanın etrafında sekiz sandalye vardır. Masanın başında komutan çalışmaktadır. Bu sırada kapı çalınır.)
KOMUTAN — (Hiç istifini bozmadan) Giriniz...
(İçeriye teğmen ve Çorbacı girerler. Çorbacı elinde şapka­sını evirip çevirmektedir. Teğmen komutanı selamladıktan son­ra.)
TEĞMEN — Beni emretmişsiniz komutanım.
KOMUTAN — (Başım kaldırıp gelenlere bakar.) Evet Teğmen... Şöyle oturunuz. Sen de Çorbacı geç otur. (Teğmen ve Çorbacı yerlerine oturduktan sonra) Ev sahibi olan kadın hayli inatçı birine benziyor. (Çorbacıya dönerek) O kadını tanıyor musun?
ÇORBACI — Bu yörede Ayşe kadını kim tanımaz ki ko­mutanım. Eşi Karabıyık Mustafa Büyük savaşta şehit oldu. Şimdi de iki oğlu cephede size karşı savaşıyor.
KOMUTAN — Çok ilginç... Fakat bana karşı koymanın ne demek olduğunu ben ona gösteririm.
ÇORBACI — Yaşlı olduğuna bakmayınız. Oldukça dinç birisidir. Duyduğuma göre kendisi de cepheye cephane taşıyor-muş.
KOMUTAN — Cephane mi taşıyormuş? (diye söylenerek ayağa kalkar, odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaştıktan sonra) Öyleyse cephane deposunun yerini de biliyordur, (diye­rek sinsi sinsi güler. Kapıya doğru dönerek Nöbetçi... Nöbetçi
NÖBETÇİ — Buyurun komutanım.
KOMUTAN — Bana o ihtiyar kadını getirin.
NÖBETÇİ — Baş üstüne efendim. (Odadan çıkar.)
KOMUTAN — Onu bülbül gibi konuşturup cephaneliğin yerini öğreneceğim.
ÇORBACI — Konuşacağını hiç sanmıyorum.
TEĞMEN — Biz onun dilini çözmesini biliriz.
KOMUTAN — Teğmenin hakkı var. Onu bülbül gibi ko­nuşturacak bir çok metotlarımız var. (Ardından da bir kahkaha savurur. Diğerleri de onun kahkahasına katılırlar. Kapı çalınır. Komutan kahkahayı kesip kapıya doğru dönerek Giriniz. (İçe­riye iki askerin arasında Ayşe kadın girer. Askerler kadını, ko­mutana doğru iterler. Bir ara Çorbacı ile Ayşe kadın dikkatle birbirlerine bakarlar. Çorbacı başını başka yöne çevirir.)
TEĞMEN — (Ayağa kalkarak.) Şu tarafa geçin!...
AYŞE KADIN — (Teğmenin işaret ettiği tarafa doğru ilerlerken) Benim gibi yaşlı bir kadından ne istiyorsunuz?
KOMUTAN — Henüz bir şey istemiş değiliz... İstekleri­mizi daha sonra bildireceğiz. (Çorbacıyı işaret ederek) Bu ada­mı tanıyor musunuz?
AYŞE KADIN — (Nefretle Çorbacıya bakarak) Şehirden tanıyorum. Bir mala ihtiyacımız olduğunda ondan alış—veriş ederiz.
ÇORBACI — (Başım önüne eğer ve kekeleyerek) Şey efendim. Doğru söylüyor. Ne zaman şehre gelseler hep benden alış—veriş yaparlardı.
AYŞE KADIN — Senin düşmanla işbirliği kuracağını bil­seydik, hiç yapar mıydık... Eğer sonunda hain çıkacağını bilsey­dik, dükkanını başına yıkardık.
ÇORBACI — (Başını önüne eğerek.) Nasıl olsa ordunuz yakında yenilecek. Siz de aklınızı kullanın da Yunanlılardan yana olun. Böylece hem canınızı, hem de malınızı kurtarmış olursunuz.
AYŞE KADIN — Alçak!... (diye bağırarak Çorbacıya sal­dırır. Askerler kollarından yakalayıp engel olurlar.)
KOMUTAN — Kocan gibi yarın oğulların da ölecek... O genç insanların sorumlusu da sen olacaksın. Onları askere gön­dermekle hiç de iyi etmedin.
AYŞE KADIN — (Gururla) Vatan uğruna hepimiz seve seve canımızı vermeye hazırız. Daha on çocuğum olmuş olsaydı onları da gözümü kırpmadan gönderirdim.
KOMUTAN — Kes sesini... Şimdi şöyle karşıma geç de sorularıma cevap ver.
(Ayşe kadın istifini bozmaz. Bunu üzerine teğmen kadını ko­mutanın önüne doğru iter.)
TEĞMEN— Ne söyleniyorsa onu yap.
AYŞE KADIN — Çek ellerini üzerimden.
KOMUTAN — Şimdi beni iyi dinle. Eğer sorularıma doğ­ru cevap verirsen kılına bile dokunmayız.
AYŞE KADIN — Söyledim ya, ben yaşlı bir kadınım. Benden ne öğrenebilirsiniz?
KOMUTAN — Çok şey... Çorbacının anlattığına göre cepheye cephane taşıyanların arasında sen de bulunuyormuşsun.
Söyle bakalım cephaneleri nereden alıyorsunuz?
AYŞE KADIN — (Hiddetle Çorbacı'ya bakarak) Çorbacı bizim cephane taşıdığımızı bildiğine göre yerini de biliyordur. Ona niçin sormuyorsunuz?
KOMUTAN — (Önce Çorbacı'ya bakar, sonra da Ayşe kadına dönerek) Burada soruyu sen değil, ben soracağım. (Son­ra sesini yükseltir.) Söyle cephanelik nerede?
AYŞE KADIN — (Başını dimdik tutar ve gururla odada-kileri süzerek) Bilmiyorum.
KOMUTAN — Yalan söylüyorsun... Zorluk çıkarmadan her şeyi bize anlat.
(Ayşe kadın gözlerini belirli bir noktaya diker ve cevap ver­mez. Kısa süren sessizliği teğmen bozar.)
TEĞMEN— Komutanım izin verin ben konuşayım onunla. İki dakika içinde bülbül gibi şakıyacağından hiç kuşkunuz ol­masın.
KOMUTAN — (Yaşlı kadının burnunun ucuna sokularak) Seni teğmene teslim edersem emdiğin sütü burnundan getirir.
AYŞE KADIN — (Kılını bile kıpırdatmadan) Ben bir şey bilmiyorum.
TEĞMEN — Yalan söylüyorsun.
AYŞE KADIN — (Tekrar başını Çorbacı'ya çevirerek.) Niçin Çorbacı'ya sormuyorsunuz? O benden çok şey biliyor.
ÇORBACI — (Korkuyla oturduğu yerden ayağa kalkar. Önce Ayşe kadına, sonra da komutana döner ve ellerini iki yana açıp yalvarırcasına konuşur) İnanın ki komutanım ben bir şey bilmiyorum. Bu şeytan kadın bana iftira atıyor.
KOMUTAN — Otur yerine sen Çorbacı. (Çorbacı korkuy­la yerine otururken, komuta?! Ayşe kadına döner.) Soruma ce­vap ver. Aksi halde seni teğmene teslim etmek zorunda kalacağım.
AYŞE KADIN — Daha önce de söyledim. Cephanelik hakkında ben tek bir şey bilmiyorum.
KOMUTAN — (Bağırarak) Yalan söylüyorsun.
AYŞE KADIN — (Aynı tonda sesle) Hayır...
TEĞMEN — (Heyecanla ileri atılarak) İzin verin komuta­nım, ona metotlarımızdan birini uygulayayım.
KOMUTAN — Görüyorsun ki, teğmen acele ediyor. Hâlâ konuşmamakta ısrar edecek misin?
AYŞE KADIN — Ben bir şey bilmiyorum.
KOMUTAN — (Teğmene dönerek) Götürün bu kadını kar­şımdan ve konuşturmak için ne gerekirse onu yapın.
TEĞMEN — (Pis pis sırıtır ve kadının saçlarından yakala­yıp sürükleyerek kapıya doğru götürür.) Merak etmeyin komu­tanım iki dakika sonra bülbül gibi konuşacaktır.
KADIN — (Debelenir ve teğmene karşı koymaya çalışır. Bir yandan da avazı çıktığı kadar bağırarak.) Bu yaptıklarını­zın hiç biri yanınıza kalmayacak... Türk ordusu kısa zamanda buraya gelecek ve hepinizi denize dökecek. (Ayşe kadın ve teğ­men dışarı çıkarken, komutan kahkaha ile güler. Çorbacı ise şaşkın şaşkın olup bitenleri izlemektedir. Tekrar içeriye giren komutan orta yerdeki masanın başında oturur. Birkaç saniye sü­ren sessizlikten sonra, masaya hiddetle bir yumruk vurarak aya­ğa kalkar. Odanın içinde bir aşağı bir yukarı dolaşırken de ken­di kendine konuşmaktadır.)
KOMUTAN — Ne dayanıklı bir kadınmış... Tam bir aydır yapılan işkencelere karşı koydu. Olacak şey değil... Eğer ona yapılan işkence bana yapılmış olsaydı, çoktan öbür dünyayı boylardım... (Sağ eliyle boğazını keser gibi bir işaret yapar. Sonra kapıya doğru döner ve yüksek sesle) Nöbetçiler... (Diye bağırır.)
NÖBETÇİ — (Koşarak içeri girer.) Buyurunuz komutanım.
KOMUTAN — Bana tutsak kadını getirin.
NÖBETÇİ — Baş üstüne efendim.
(Nöbetçi dışarı çıkarken kapıda teğmenle çarpışır.)
TEĞMEN — (Nöbetçiye çıkışır.) Önüne baksana be adam.
NÖBETÇİ — Affedersiniz efendim.
TEĞMEN — (Nöbetçinin dışarı çıkışını izler. Sonra komu­tana doğru ilerler. Selâm verir.) Günaydın komutanım.
KOMUTAN — Günaydın teğmen.
TEĞMEN — Komutanım, hiç bu kadar inatçı birisine rast­lamadım. Ne yaptıysak hepsi boşuna... Ağzını bile açmıyor.
KOMUTAN — Öyleyse yemeğini kesin. Belki açlığa daya­namayıp konuşur.
TEĞMEN — Bizim kesmemize gerek yok komutanım. Üç gündür ağzına bir lokma ekmek bile koymuyor.
KOMUTAN — Üç gündür yemek yemiyor mu?
TEĞMEN — Evet efendim...
KOMUTAN — Bu hareketi onun ölmeye karar verdiğini gösterir.
TEĞMEN — Ben de öyle tahmin ediyorum efendim.
KOMUTAN — Konuşmadan ölmesini istemiyorum.
TEĞMEN — Fakat komutanım kendini öldürmeye karar verdiyse, ona engel olamayız.
KOMUTAN — Doğru ya...
TEĞMEN — Sizin bir öneriniz var mı?
KOMUTAN — (Masanın başına geçer. Başını ellerinin arasına alır. Teğmen de karşısındaki bir sandalyeye oturur.) Doğrusunu istersen ne yapmamız konusunda kesin bir karara varamıyorum.
TEĞMEN — Ben de.
KOMUTAN — Acaba kadın gerçekten hiç bir şey bilmiyor mu?
TEĞMEN — Sanmıyorum. Bu kadının cephaneliğin yerini bildiğini sanıyorum. Ne var ki, ağzını açıp tek kelime bile ko­nuşmuyor.
KOMUTAN — (Koltuğunun arkasına yaslanarak) O hal­de ne yapıp yapıp konuşturmalıyız onu. Cephanelik Türklerin eline geçerse, bu hepimiz için çok kötü.23 nisan piyesleri
TEĞMEN — Aklıma bir fikir geldi komutanım.
KOMUTAN — Neymiş o?...
TEĞMEN — Kadını serbest bırakalım.
KOMUTAN — Serbest mi bırakalım?
TEĞMEN — Evet komutanım.
KOMUTAN — Çıldırdınız mı siz? Eğer onu serbest bıra­kırsak, her şeyi berbat ederiz. Bir Türkle konuşsa her şeyi anla­tır. Mevcudumuzun ne kadar olduğunu, cephane durumumuzu her şeyi açıklar.
TEĞMEN — (Ayağa kalkar.) Fakat hiç kimse ile konuş­masına meydan vermeyiz. Gittiği yer mutlaka cephanelik ola­caktır.
KOMUTAN — Kendinden çok emin görünüyorsun.
TEĞMEN — Bu kez başaracağımdan eminim komutanım.
KOMUTAN — Olmaz... Buna asla izin veremem.
TEĞMEN — Bir kere denemekte yarar görüyorum ben.
KOMUTAN — Bundan bir ay önce de yanılmayacağını ve kadını iki dakika içinde bülbül gibi konuşturacağını vaad etmiş­tin. (Komutanın bu konuşması üzerine teğmen cevap vermez, kı­sa bir sessizlikten sonra kapı çalınır komutan.) Giriniz... (diye seslenir. Kapı açılır ve içeriye Çorbacı girer. Komutan canı sı­kılmış bir şekilde eliyle bir işaret yaptıktan sonra) Gel Çorba­cı...
ÇORBACI — (Kasketi elinde içeriye girer. Korkulu ve şüp­heci bir hali vardır. Hızlı adımlarla komutanın masasının başı­na doğru ilerler.) Günaydın komutan bey. Türkler bu yöreye doğru geliyorlarmış.
KOMUTAN — Gelecekleri varsa görecekleri de vardır. (Diyerek kahkaha savurur.)
TEĞMEN — (Alaylı bir tavırla Çorbacı ya yaklaşarak) Türklerin bu yöreye doğru ilerlemesi seni korkutuyor mu Çor­bacı?
ÇORBACI — (Kekeleyerek.) Pek... pek korkmuyorum. Fakat Türkler hiç belli olmaz. Bir bakarsınız hemen buraya da saldırabilirler. Şehirde ölüm sessizliği hüküm sürüyor. Bu ses­sizlik iyiye alâmet değil. Herkes Başkomutanları Mustafa Ke­mal adından bahsediyor.
KOMUTAN — (Elini masanın üzerine vurur.) Bizi hiç kimse yolumuzdan çeviremez. Bütün dünya bizim yanımızda. Mustafa Kemal tek başına ne yapabilir? Etrafta dolaşan sözler bir dedikodudan ibarettir.
TEĞMEN — Haklısınız komutanım. Silâh ve askeri olma­yan bir ülke ne yapabilir.
ÇORBACI — Ben Türkleri çok iyi tanırım. Onlar silâhsız da olsa, güvendikleri bir önderin ardından koşa koşa giderler. Bundan hiç kuşkunuz olmasın.
KOMUTAN — (Yumruğunu tekrar masanın üzerine indi­rir.) Ne o Çorbacı? Şimdi de Türklerin tarafını mı tutuyorsun?
ÇORBACI — (Korkulu nazarla komutan ve teğmene bak­tıktan sonra) Yooo... Hayır böyle bir şey söylemedim. Hem sonra bundan böyle Türkler'in tarafını tutsam bile aralarında barınamam ki...
KOMUTAN — O halde neden paniğe kapıldınız?
ÇORBACI — (Kekeleyerek) Pa... Pa... paniğe falan ka­pılmış değilim komutanım. Sadece sizi uyarmak istedim.
KOMUTAN — Neden uyarma gereksinimi duydunuz? Bu­nu açıklar mısınız?
ÇORBACI — Ne de olsa Türklerin ne yapacağı belli ol­maz. Bu bakımdan muhtemel bir saldırıya karşı hazırlıklı bulun­manızı söylemek istemiştim.
KOMUTAN — (Bu sırada kapı çalınır. Komutan koltuğu­na yaslandıktan sonra Giriniz. (İçeriye üç askerin yardımı ile Ayşe kadın girer. Kadın oldukça bitkindir. Askerlerin yardımı ile yürüyebilmektedir. Yüzü kan içindedir. Elbiseleri de lime lime olmuştur. Yaşlı kadın komutanın karşısında dimdik durmaya ça­lışır. Komutan sandalyeden kalkar. Eline kırbacını alıp, yaşlı kadını yakından inceledikten sonra) Kendinize hiç acımıyorsu­nuz. Eğer inat etmeyip konuşmuş olsaydınız bunlar başınıza gelmeyecekti.
AYŞE KADIN — (Gülmeye gayret ederek) Asla... Cepha­neliğin yerini asla öğrenemeyeceksiniz. Öğrendiğiniz an orası size mezar olacaktır.
KOMUTAN — Demek oluyor ki, cephaneliğin yerini bili­yorsun...
AYŞE KADIN — Cephaneliğin yerini asla öğrenemeye­ceksiniz.
KOMUTAN — (Ayşe kadının bu sözleri komutanı çok hid­detlendirir. Elindeki kırbacı havaya kaldırarak) Beynini da­ğıtmadan çabuk konuş...
AYŞE KADIN — (Kılını bile kıpırdatmadan gülümseye­rek) Ne duruyorsun. Ne duruyorsun. İndirsene kırbacı. İndir de işimi bitir. Böylece hem siz, hem de ben kurtulmuş oluruz.
GÜRÜLTÜ — (Bu sırada dışardan büyük bir gürültü du­yarlar. Odadakiler dışarıdaki seslere kulak kabartırlar.) Du­run... Durun diyorum size... Yol verin... Yol verin... Onları komutana götüreceğiz.
KOMUTAN — Ne oluyor dışarıda (Teğmene dönerek) Git dışarıya bak bakalım. Bu gürültünün sebebini öğren.
TEĞMEN — Baş üstüne efendim... (Diyerek kapıya doğru ilerler. Odadan çıkar. Odadakilerin hepsinin gözleri kapıya çev­rilir. Az sonra içeriye teğmen, ardından da iki Türk köylüsü sa­lona girerler. Teğmen biri kadın olan köylüleri komutana doğru iter.) Geçin şu tarafa bakayım.
AYŞE KADIN — Osman Ağa... Fatma...
(diye bağırır.)
FATMA — (Ayşe kadına doğru koşarak) Ayşe kadın!... Ayşe kadın!... Bu halin ne böyle? İşkence yapmışlar sana!...
KOMUTAN — (Ayşe kadına doğru koşarak gelmekte olan Fatma'ya bağırarak) Dur olduğun yerde.
FATMA — (Komutanın sert sözleri üzerine olduğu yerde çivilenmiş gibi durur. Sonra parmağı ile Ayşe kadını göstererek) Fakat onun yardıma ihtiyacı var.
KOMUTAN — Onun yardıma ihtiyacı olup olmadığına biz karışırız.
FATMA — (Yalvarır.) Ne olur izin verin de yaralarını sara­yım.
OSMAN AGA — (Karısının yanına doğru yürüyerek) Fat­ma'nın hakkı var. İzin verin de Ayşe kadının yaralarını saralım.
KOMUTAN — Kes sesini.
AYŞE KADIN — Komutanın dediğini yapın... Benim yar­dıma ihtiyacım yok. Siz bana Mustafa Kemal'den haber verin. Bana yapabileceğiniz en büyük yardım bu olur.
OSMAN AĞA — Mustafa Kemal'in ordusu, Bursa'dan düşmanı attı. Şimdi hızla Eskişehir'e doğru ilerliyorlar... Son aldığımız habere göre bir arslan gibi kükreyen askerlerimiz Bilecik'i de almak üzereymiş...
KOMUTAN — Kes sesini...
OSMAN AĞA — (Konuşmasını sürdürür.) Kocabaş köyünden bir atlı geldi. Kahraman ordumuz bir kaç gün sonra Sarıhöyük'te yani burada olacakmış.
ÇORBACI — (Birden oturduğu yerden fırlar.) Komutanım sizi uyarmıştım... Az önce söylediğim gibi Türkler bu tarafa gelmeden hemen kaçmalıyız.
KOMUTAN — (Çorbacı ya sert sert bakarak.) Sana söz hakkı verilmeden benimle konuşmaya nasıl cüret edersin kar­şımda.
ÇORBACI — Fakat efendim...
KOMUTAN — (Çorbacı'nın sözünü keserek, kes sesini, yoksa şimdi seni bir kurşunla gebertirim. (Çorbacı korku ve dehşete kapılmıştır. Şaşkınlıkla etrafına bakımı: Bu sırada Os­man Ağa ile göz göze gelirler.)
OSMAN AĞA (Dişlerini gıcırdatarak) Demek aramızda bir domuz beslemişiz. (Diye öfkeyle söylenir.)
AYŞE KADIN — (Çorbacı'ya dönerek) Hem de iki taraflı çalışan bir domuz beslemişiz.
TEĞMEN — Ne? (diyerek Ayşe kadına doğru atılır.) İki taraflı mı çalışıyor? Sen nereden biliyorsun?
AYŞE KADIN — (Nefretle Çorbacıya bakarak) Mehmet Çavuş, Çorbacı'nın Yunan ordusunun kuvveti ve sayıları hak­kında kendilerine bilgi getirdiğini... hatta Yunan askerlerinden aldıkları silâhları, Türklere sattığını söylemişti.
KOMUTAN — (Çorbacı ya doğru yürür.) Bu kadının söy­ledikleri doğru mu?
ÇORBACI —Asla...
KOMUTAN — Ya Türklere silâh sattığın...
ÇORBACI — Ayşe kadın yalan söylüyor. İşbirliğimizi yık­mak istiyor.
KOMUTAN — Bunu ispatlamalısın...
ÇORBACI — Nasıl?
KOMUTAN — Az önce bize Türklerin saldırıya geçtiğini sen söyledin.
ÇORBACI — Evet... Size yakın olmasaydım böyle bir şey söyler miydim?
KOMUTAN — (Elindeki kırbacı, Çorbacı'nın gırtlağına dayayarak) Bu Türklerle temas halinde olduğunu göstermez mi?
ÇORBACI — İnanın bana komutan bey. her şeyi bir rast­lantı sonucu öğrendim.
KOMUTAN — (Teğmene dönerek) Çorbacı hakkında siz ne düşünüyorsunuz teğmenim.
TEĞMEN — Para karşılığında babasını bile satabilecek ya­radılışa sahip. İki taraflı çalışan bir adam.
KOMUTAN — (Çorbacı'ya) Teğmenin düşüncesine ne dersin?
ÇORBACI — (Komutana doğru koşar. Ayaklarının dibine kapanır.) Yemin ederim ki komutanım, sizlere hiç ihanet etme­dim. Türklerin sözlerine sakın kanmayınız.
KOMUTAN — İhanet sözünü de nereden çıkarıyorsun. Biz sana hiç ihanet ettiğine dair bir şey söyledik mi?
ÇORBACI — (İki eliyle komutanın ayaklarını tutar.) İna­nın bana komutanım, doğruyu söylüyorum.
KOMUTAN — (Çizmesiyle Çorbacıyı iterek) Pis ellerini çek üzerimden, (diyerek hiddetle bağırır. Sonra Ayşe kadının yanına giderek) Sen... Hâlâ susmaya devam edecek misin?
AYŞE KADIN — (Gururla) Size daha önce de söyledim. Cephaneliğin yerini bilmiyorum.
KOMUTAN — (Bakışlarını Osman Ağa'ya çevirir. Sinsice gülerek onun yanına doğru ilerler.) Belki sen bir şeyler biliyor-sundur. (Sonra da Fatma kadının yanına gelir ve bu kez de kır­bacının ucunu gırtlağına dayar.) Belki de sen. Bakalım sizler Ayşe kadın kadar dayanabilecek misiniz?
FATMA — (Korkuyla komutana bakar) Biz bir şey bilmi­yoruz.
OSMAN AĞA — Bizler zavallı ihtiyarlarız. Orduyla hiç il­gimiz yok.
KOMUTAN — Fakat Mustafa Kemal'in ordusunun Bursa'yı aldığını, Bilecik'e girmek üzere olduğunu biliyorsun. Hani sizin ordu ile bir ilişiğiniz yoktu.
OSMAN AĞA — (Çaresizlik içinde önce komutana, sonra da Ayşe kadına bakar. Gözleri hâlâ yerde yatmakta olan Çorbacı'ya takılır. Sonra da komutana doğru yürür.) Karım doğru söylüyor. Biz hiç bir şey bilmiyoruz.
KOMUTAN — (Teğmenin yanına gelir.) Teğmen götürün bu adamı işkence odasına. Belki orada dili çözülür.
TEĞMEN — (İleri atılır. Osman Ağa yi omuzundan yaka­layıp kapıya doğru sürükler.) Yürü bakalım.
KOMUTAN — (Masanın başına gelir. Yerde yatan Çorba­cı ya bakar. Sonra da yüksek sesle bağırarak) Ayağa kalk Çor­bacı. Yerde yatıp kendini acındırmaya çalışma. Şu karşında du­ran kadınlar kadar bile yürek yokmuş sende.
AYŞE KADIN — O yürekli biri olsaydı, hain olur muydu hiç?
KOMUTAN — Soru sorulmadıkça ağzınızı açmayın (diye bağırır. Bu sırada dışarıdan acı bir feryat yükselir. Osman Ağa'nın sesidir bu. Salonda bulunanların hepsi sesin geldiği ye­re kulak kabartırlar. Fatma, Ayşe kadına doğru koşar ve boynu­na sarılır.)
AYŞE KADIN — Metin ol Fatma... Metin ol...
FATMA — (Komutana doğru koşar ve masaya ellerini yas­lar.) Zavallı ihtiyar bir insana işkence yapmaya utanmıyor mu­sunuz?
KOMUTAN — (Masaya yumruğunu indirerek yüksek sesle konuşur.) Yeter... Artık sizi dinlemek istemiyorum. Nöbetçiler alın bu kadınları karşımdan. Kapatın zindana...
(Nöbetçiler komutanın emri üzerine iki kadını kollarından yakalayıp salondan çıkarırken, komutan Çobacı'yı işaret ede­rek) Bu adamı da bir odaya kapatın. Dışarı çıkmasına asla izin vermeyiniz.
NÖBETÇİ — Baş üstüne efendim, (der ve Çorbacı'dan ya­na gider. Çorbacı bitkin bir haldedir. Nöbetçinin kolunda güç­lükle yürür.)
ÇORBACI (Tam salondan çıkacakları bir sırada) Ne olur komutan bey beni serbest bırakın... Bana kıymayın.
KOMUTAN — Defol... Yıkıl karşımdan hain herif. (Nö­betçi ve Çorbacı dışarı çıkarlar. Komutan masanın başına otu­rup ellerini başının arasına alarak Türkler gerçekten de bura­ya geliyorlarsa halimiz duman demektir, (diye kendi kendine söylenir. Sonra kendisi de sahneden çıkar.) (içeriye Ayşe kadın ve Fatma girerler. Kapının tam karşısında ayakta dururlar. Fat­ma devamlı ağlamaktadır. Ayşe kadın ise onu teselli etmeye ça­lışmaktadır.)
FATMA — (Üzgün bir ifadeyle) Komutan bizi niye çığırdı dersin Ayşe kadın?
AYŞE KADIN — (Sol elini sağa sola sallat) Neden ola­cak? Osman Ağa'yı konuşturmayı başaramadılar. Şimdi tekrar işe bizden başlayacaklar da ondan.
FATMA — Osman Ağam gibi, bizim de gözümüzü oyarlar mı dersin?
AYŞE KADIN — Bu adamlardan her şey beklenir. Osman Ağa'nın bir gözünü çıkardılar. Dua edelim de bizim iki gözü­müzü çıkarmasınlar.
FATMA — Çok korkuyorum.
AYŞE KADIN — Şunu aklından çıkarma Fatma... Korkak insan bin kere, cesur kimse ise bir kere ölür. Korkaklığı bıraka­lım ve kendimizi ölüme hazırlayalım.
FATMA — (Bir köşeye çekilir. Ellerini göğe kaldırıp dua etmeye başlar.) Yüce Allah'ım sen bize yardım et... Bize cesa­ret ver.
23 nisan piyesleri
AYŞE KADIN — Amin... (diyerek avuçlarıyla yüzünü sı­vazlar.)
FATMA — (Birden Ayşe kadının yanına gelerek) Mustafa Kemal ve ordusu bizim imdadımıza yetişir mi dersin?
AYŞE KADIN — (Gururlu bir edayla) Yalnız bizim değil, milletin imdadına yetişecek Mustafa Kemal... Bundan hiç kuş­kun olmasın Fatma...
FATMA — Cephaneliğin yerini söyleseydin ne kaybeder­dik?
AYŞE KADIN — Neler saçmalıyorsun sen... Eğer cepha­ne düşmanın eline geçerse, savaşı bile kaybedebiliriz. Düşman burada umduğunu bulamayınca paniğe kapıldı. Hem sonra cep­haneyi bulurlarsa, bu defa da bizim yerimize cephedeki çocuk­larımızı vuracaklar. Hem de kendi kurşunumuzla. (Sonra elleri­ni iki yana açar.) Şimdi onların yerine biz öleceğiz... Fakat bir çok askerin de hayatını kurtarmış olacağız.
FATMA — Yerden göğe kadar haklısın Ayşe kadın. İşin bu yönünü hiç düşünmedim.
AYŞE KADIN — Bu uğurda her şeye katlanmaya razıyım.
FATMA — Düşman tesadüfen cephaneliğin yerini öğrenir­se, o zaman ne yaparız?
AYŞE KADIN — (Başını ve sağ elini yukarı kaldırır) Bu­lamazlar.
FATMA — Bundan emin misin?
AYŞE KADIN — Elbette. Tesadüfen bulsalar bile onu ala­mayacaklar. Cephanelik onların mezarı olacaktır.
(Bu sırada dışarıdan sesler gelir, iki kadın sese kulak verir­ler. Seslerini kesip beklerler. Kapı açılır ve içeriye komutan ge­lir. Gülümseyerek kadına doğru yaklaşır.)
KOMUTAN — Osman Ağa ikinci gözünü de oyacağımızı söylediğimizde cephaneliğin yerini göstermeye razı oldu.
AYŞE KADIN — O halde bizi serbest bırakın.
KOMUTAN — Sizi serbest bırakmasına bırakacağız. Fakat önce bizi cephaneliğin bulunduğu yere götüreceksiniz.
FATMA — Cephaneliğin yerini biz bilmiyoruz.
AYŞEKADIN —Bende.
KOMUTAN — (Fatma'ya doğru ilerler. Tam önüne gelin­ce durur.) Kocan cephaneliğin yerini senin bildiğini söyledi. Eğer bizi oraya götürmezsen, kocanın ikinci gözünü de oydura­cağım.
FATMA — (Korkuyla önce Ayşe kadına, sonra da komuta­na bakar.) Yemin ederim ki bilmiyorum.
AYŞE KADIN — Mademki Osman Ağa yerini biliyormuş. O neden sizi götürmüyor?
KOMUTAN — Kes sesini sen!...
AYŞE KADIN — Yalan söylüyorsun? Bizler gibi Osman Ağa da cephaneliğin yerini bilmiyor. Bizi konuşturmak için bu yalanı uydurdunuz. Öyle değil mi komutan?
KOMUTAN — (Avazı çıktığı kadar bağırır.) Kes sesini be kadın.
AYŞE KADIN — (Aynı tonda bir sesle cevap verir.) Beni öldürmeden susturamazsınız. Bunu aklınızdan çıkarmayınız.
KOMUTAN — (Kapıya doğru dönüp bağırır) Nöbetçi... nöbetçi...
NÖBETÇİ — (Kapıdan içeri girer) Buyurunuz komuta­nım.
KOMUTAN — Defedin bu kadınları başımdan.
NÖBETÇİ — Baş üstüne efendim! (diyerek kadınlara doğ­ru ilerler.)
ÇORBACI —(Aynı anda büyük bir telâşla Çorbacı içeriye girer. Komutana doğru koşarak ilerler.) Komutanım... Komu­tanım Türkler Kocabaş köyüne girmişler. Eğer acele etmezsek, hepimizi süngüden geçirirler.
NÖBETÇİ — (Kadınların yanına gelir, onları yakalamaya çalışarak) Komutanın sözlerini duydunuz. Haydi dışarı çıkın.
AYŞE KADIN — Çek o pis ellerini üzerimden.
NÖBETÇİ — (Silâhın dipçiğini Ayşe kadına indirir. Yaşlı kadın yere yıkılır. Fatma da ona yardıma koşar.) Çek elini o pis ihtiyarın üzerinden.
FATMA — (Olduğu yere çivilenmiş gibi kalır. Gözlerini nöbetçiye diker.) Pis olan sizlersiniz. Gücünüz sadece bizim gi­bi ihtiyar kimselere yeter.
ÇORBACI — (Komutanın ayaklarına kapanır.) Ne olur komutanım, Türkler köye girmeden bu köyü terk edelim.
KOMUTAN — (Ayağı ile Çorbacı'yı iter.) Bakıyorum ca­nın çok tatlı.
ÇORBACI — (Dizlerinin üzerine oturur ve ellerini başının hizasında birleştirir.) Yaşamak istiyorum.
KOMUTAN — En az senin kadar biz de yaşamak istiyo­ruz.
ÇORBACI — O halde hemen köyü terk edelim.
KOMUTAN —Neden?
ÇORBACI — Hayatımızı kurtarmak için komutanım
KOMUTAN — Seninle uğraşarak kaybedecek vaktim yok.
(Sonra kadınlara dönerek) Siz de defolun hemen karşım­dan.
NÖBETÇİ — (Yerde yatan Ayşe kadının kolundan tutarak, kalkmasına yardım etmek ister.) Haydi çabuk toparlan.
AYŞE KADIN — Çek elini... Ben kendi kendime kalka­rım.
KOMUTAN — Neler saçmalıyor o kadın?
FATMA — (Ayşe kadına yardım ederek ayağa kaldırır.) Bir yerine bir şey olmadı ya.
AYŞE KADIN — Bir şeyim yok.
NÖBETÇİ — Haydi canlanın biraz... (diyerek iki kadını si­lâhının dipçiğiyle iter.)
AYŞE KADIN — (Tam Çorbacı'nın yanından geçerken yüzüne tükürür.) Senin sonun bizlerden de kötü olacak Çorba­cı... Bu yaptıklarının hiç biri yanına kalmayacak.
ÇORBACI — (Elinin tersiyle yüzündeki tükürükleri siler.) Sus be kadın, (diye öfkeyle başını iki yana sallar.)
KOMUTAN — Bırakın gevezeliği...
NÖBETÇİ — (Kadınları tekrar itekler) Haydi dışarı.
KOMUTAN — (Nöbetçi tam dışarı çıkacağı sırada komu­tan ardından bağırır.) Onları hapsettikten sonra bana Osman Ağa'yı getirin.
NÖBETÇİ — Emredersiniz efendim... (diyerek dışarı çı­kar.)
KOMUTAN — (Masanın başına geçer ve koltuğuna otu­rur. Cebinden bir sigara çıkarıp yakar. Dumanını üfleyerek) Ehh Çorbacı!... Hâlâ köyü terk etmeyi düşünüyor musun?
ÇORBACI — (Bulunduğu yerden çevik bir hareketle kal­kıp, komutanın masasının yanına gelerek Evet sayın komuta­nım.
KOMUTAN — Fakat Türklerin seni yakalamasından korkmuyor musun?
ÇORBACI — Onlar benim daha kim olduğumu anlamadan sınırı aşarım. Hem sonra yakalasalar bile onlardan yana olduğu­mu söylerim.
KOMUTAN — (Komutan masasından ayağa fırlayarak bağırır.) Ne? Ne dersin ne?
ÇORBACI — (Şaşkınlıkla) Kime ne derim komutanım. KOMUTAN — Türkler 'e... ÇORBACI — Türklere mi? KOMUTAN — Evet Türklere...
ÇORBACI — Hiç komutanım...
KOMUTAN — Seni iki yüzlü pis herif seni... {diyerek Çorbacı'nın üzerine yürümeye yeltendiği bir sırada kapı çalınır. Komutan başını kapıya çevirerek) Giriniz...
NÖBETÇİ — (Kapıdan içeriye nöbetçi girer.) Tutsağı ge­tirdim komutanım.
KOMUTAN — İçeri alın. (Sonra Çorbacı'ya dönerek) Sen şöyle kenara çekil. Seninle daha sonra hesaplaşacağım.
NÖBETÇİ — (Osman Ağa'yı itekleyerek içeri sokar. Os­man Ağa'nın sol gözü bir bezle kapatılmıştır. Düşman askerleri işkence sırasında yaşlı adamın sol gözünü dağlamışlardır.) Haydi gir içeri
KOMUTAN — (Tekrar masasının başına oturur.) Karşıma getirin onu.
NÖBETÇİ — (Yaşlı adamı ite kaka komutanın masasının önüne getirir. Sonra da omzundan bastırıp yere çökmesini is­ter.) Çök yere de komutanı selamla.
KOMUTAN — (Nöbetçiye) Onu rahat bırak. (Sonra Os­man Ağa'ya oturması için karşısında bir yer gösterir.) Çekin­meyin şöyle buyurun oturun.
OSMAN AGA — (Kuşku içinde komutana bakar. Yavaşça gösterilen yere oturur. Kısa bir sessizlikten sonra) Beni iste­mişsiniz komutan.
KOMUTAN — (Osman Ağa ya bir sigara ikram eder.) Sigara... (Osman Ağa eliyle geri çevirir. Komutan paketi masaya bırakır.) Demek kullanmıyorsunuz...
OSMAN AĞA — Evet kullanmıyorum.
KOMUTAN — Size bir haberim var. Sanırım bunu duyun­ca bana hak verecek ve başkalarını suçlamayacaksınız.
OSMAN AĞA — Sizin vereceğiniz haber beni hiç ilgilen­dirmez.
KOMUTAN — Bu defa ilgilendirir. (Osman Ağa cevap vermez. Komutan konuşmasına devam eder.) Eşiniz ve Ayşe ka­dın, sizin diğer gözünüzün de dağlanmasına razı olmadılar ve cephaneliğin yerini bize tarif ettiler, (dedikten sonra gülümser.)
OSMAN AĞA — (Başını iki yana salladıktan sonra) Cephaneliğin nerede olduğunu ne ben, ne de onlar bilir komu­tan. Eğer onlar cephaneliğin yerini biliyoruz dedilerse mutlaka bana bir kötülük gelmesin diye yalan söylemişlerdir.
KOMUTAN — Yanılıyorsun Osman Ağa, bize yolu senin göstereceğini de söylediler. Eğer bizi oraya götürmezsen, önce eşinin; sonra Ayşe kadının daha sonra da senin gözünü dağlata­cağım. Sana düşünmen için yarım saat süre tanıyorum. (Masa­dan kalkar ve Osman Ağa'nın yanına doğru ilerler.) Yarım sa­atin sonunda önce eşinin gözleri dağlanacak... (Osman Ağa'nın arkasında durur.) Sonra yarım saat daha bekleyeceğim. Eğer yine bizi cephaneliğin olduğu yere götürmezsen, bu kez de Ayşe kadının gözlerini oyduracağım. Sonra bir yarım saat daha bekle­yeceğim. Yine bizi cephaneliğe götürmemek için direnirsen bu kez de senin diğer gözünü kendi elimle oyacağım... (diye bağı­rır ve Osman Ağa'nın boynundan yakalar. Bir elini de gözüne götürür.) İşte böyle...
OSMAN AĞA — (Komutanın saldırısından kurtulmağa çalışır.) Boşuna zahmet ediyorsun komutan... Bizden laf alaca­ğınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Değil cephaneliğin, bir mer­minin nerede olduğunu bilsek, onu bile size söylemeyiz.
KOMUTAN — Yarım saat sonra da acaba böyle mi konu­şacaksın? Onu merak ediyorum.
OSMAN AGA — (Komutanın elleri arasından kurtulduk­tan sonra oturduğu yerden ayağa kalkarak) Merak etmenize gerek yok. Biz şu karşında gördüğün aşağılık Çorbacı gibi ülke­sine ihanet edecek kimselerden değiliz. Vatanımız uğruna bir çok Ayşeler, bir çok Fatmalar feda olsun, (der ve Çorbacı'dan yana tükürür.)
ÇORBACI — Komutanım eğer Türklerin eline geçersem beni paramparça ederler. Ne olur beni bırakın da başımın çaresi­ne bakayım.
KOMUTAN — (Sert bir ifadeyle) İkiniz de sesinizi kesin.(Sonra masasının başına oturup koltuğa yaslanır.) Ne inatçı insanlar be bu Türkler. Nal deyip, mıh demiyorlar. Fakat bu kez mutlaka konuşturacağım onları, (diye ortaya konuşur.)
ÇORBACI — (Korka korka komutanın masasına doğru ilerler. Ellerini ovuşturarak) Komutanım... Komutanım...
KOMUTAN — (Hiç oralı bile olmaz. Bu sırada dışardan gürültü yükselir. Nal sesleri duyulur.)
3. SES — Komutan nerede... Çabuk komutanı görmeliyim.
KOMUTAN — (Dışardan gelen seslere kulak verir.) Allah Allah dışardan gelen bu sesler de nesi... (Nöbetçilere seslenir.) Ne var ne oluyor dışarıda...
NÖBETÇİ — (Telâşla içeriye girer.) Komutanım... (diye­rek masaya yaklaşır.) Komutanım... Gözcü grup döndü. Dimitri hemen sizi görmek istiyor.
KOMUTAN - Alın içeri...
NÖBETÇİ — Baş üstüne efendim...
KOMUTAN — (Nöbetçi dışarı çıkarken kendisi de ayağa kalkar. Salonun ortasında durur. İki elini yana açıp dudak bü­ker.) İnşallah bir aksilik çıkmamıştır.
DÎMİTRİ — (Koşar adımlarla içeri girer ve komutana doğru yürür.) Komutanım... Komutanım Türkler... (Gözlerine Osman Ağa ve Çorbacı takılınca sözlerinin sonunu getiremez. Dikkatle içerdekileri süzer sonra Sizinle yalnız görüşmek isti­yorum komutanım.
KOMUTAN — (Çorbacı ve Osman Ağaya) Siz dışarı çı­kın, (diye seslenir.) Nöbetçiler... Çorbacı ve tutsağı bir odaya kapatın.
ÇORBACI — Baş üstüne komutan bey.(diyerek kapıya doğ­ru ilerler.)
OSMAN AGA — (O da çıkmak için salonun ortasına doğ­ru yürür. Tam komutanın hizasına geldiğinde.) Türkler geliyor değil mi?(diye alaylı bir tavırla sorar.)
KOMUTAN — (Hırsla) Ayağımın altına alıp ezmeden ça­buk defol karşımdan.
OSMAN AGA — Gidiyorum... Gidiyorum, (diyerek kapıya doğru ilerler ve dışarı çıkar. Dimitri ve komutan onun çıkışı­nı izlerler.)
KOMUTAN — (Osman Ağa gözden kaybolunca) Evet ne olmuş Türklere.
DİMİTRİ — Türkler yarına kalmaz burada olurlar komuta­nım.
KOMUTAN — (Telâşla) Nereden biliyorsun?
DİMİTRİ — Gözleme sırasında, karşı dağın arkasından patlamaları duyduk.
KOMUTAN — (İyimser görünmeye çalışarak) Patlama sesleri bizim askerlerin düşmanı püskürten silâh sesleri olmadı­ğını nereden biliyorsun?
DİMİTRİ — (Başını iki yana sallar.) Sanmıyorum komu­tanım.
KOMUTAN — (Ellerini arkasına bağlar.) Demek sancıyorsun? (Der ve odanın içinde dolaşmaya başlar?)
DİMİTRİ — (Komutanın arkasından onu takip eder) Evet komutanım.
KOMUTAN — (Birden durur ve arkasındaki askere döne­rek) Demek Türkler buraya geliyor...
DİMİTRİ — Evet komutanım... Şimdi ne yapmayı düşü­nüyorsunuz?
KOMUTAN — (Kendinden emin bir tavırla) Hiç bir şey!...
DİMİTRİ — (Şaşkın şaşkın bakar) Hiç bir şey mi Komuta­nım?
KOMUTAN — Evet.
DİMİTRİ — Savaşacak mıyız?
KOMUTAN — Gerekirse evet.
DİMİTRİ — Ya cephane olmazsa ne yaparız?
KOMUTAN — Merak etme yakında onun yerini de bula­cağız. Elimizdeki tutsaklar er geç konuşacaklardır. Cephaneyi ele geçirince de Türkleri buraya girdiklerine pişman ettireceğiz. (Dimitri'nin yanına yaklaşarak) Çabuk git bana o kadınları ge­tir.
DİMİTRİ — (Hazır ol durumuna geçip selam verir) Baş üstüne komutanım.
KOMUTAN — (Dimitri'nin arkasından dışarı çıkışını iz­ler. Salonda yalnız kalınca kendi kendine konuşur.) Demek Türkler geliyor. (Salonun içinde dolaşmaya başlar.) Eğer bura­ya gelirlerse halimiz duman olur. Ne pahasına olursa olsun ka­dınları ya da adamı mutlaka konuşturmalıyız. Ancak cephaneyi ele geçirirsek canımızı kurtarabiliriz. Zira kaçmak için bile za­manımız kalmadı. (Kapı çalınır komutan kapıya doğru bakar.) Giriniz.
ÇORBACI — (İçeriye elinde kasketiyle girer. Komutana doğru ilerlerken) Duydunuz mu komutan bey... Türkler buraya yaklaşıyorlarmış. İzin verin de hiç olmazsa ben gideyim.
KOMUTAN — Kes sesini!...
ÇORBACI — Fakat komutanım...
KOMUTAN — (Bağırarak) Sesini kes dedim sana!...
ÇORBACI — Peki efendim, (der ve bir köşeye çekilir. Tek­rar kapı çalınır. İçeriye Dimitri ile Ayşe kadın ve Fatma girer­ler.)
DİMİTRİ — (Kadınları komutana doğru iterler.) Haydi kıpırdanın biraz.
KOMUTAN — (Sakin bir tavırla yerine oturur. Kadınlar masanın başına geldiklerinde, kaşlarını çatarak) Az sonra Os­man Ağa cephaneliğin yerini söylemezse senin gözlerini oydu­racağım. (Diyerek parmağı ile Fatma'yı işaret eder.)
AYŞE KADIN — (Fatma'ya bakar. Kadın hayli heyecanlı­dır. Sonra bakışlarını komutandan yana çevirerek) Cephanenin yerini bilmiyoruz. Bilmediğimiz bir şeyin yerini nasıl söyleye­biliriz ki...
ÇORBACI — (Söze karışır) Bal gibi biliyorsun. Köylüler senin orduya sırtınla cephane taşıdığını söyleyip dururlardı. (Komutana dönerek) Yalan söylüyor komutanım. Bu kadın cep­hanelerin yerini mutlaka biliyor.
AYŞE KADIN - (Ters terk Çorbacıya bakarak) Madem cephane taşıdığımı biliyorsunuz, mutlaka sen de cephaneliğin yerini biliyorsundur. Sen niye komutana yerini söylemiyorsun.
KOMUTAN — (Ayşe kadına) Kes sesini be kadın. Burada soru soracak biri varsa o da benim. Ben emir vermeden ağzını bile açmayacaksın. Anladın mı?
AYŞE KADIN — Önce Çorbacı'yı sustur sen komutan bey...
ÇORBACI — Ben doğruyu söylüyorum komutanım.
KOMUTAN — (Masasından kalkar ve kadınların yanına sokulur.) Az önce de söyledim. Eğer on dakika içinde bana cep­haneliğin yerini söylemediğiniz takdirde Fatma'nın gözlerini oyduracağım. Bunu sakın aklınızdan çıkarmayınız, (diyerek gevrek, gevrek güler.)
AYŞE KADIN — (Yüzünü sahneye dönerek) Ölümle bizi korkutacağınızı sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz. On dakika beklememize gerek yok. Çağır askerlerini hemen oydur gözleri­mi...
AYŞE KADIN — (Fatma'nın cesur konuşması karşısında gurur duyar. Kadını kucaklayıp, boynuna sarılır.) Fatma'nın hakkı var. Gözlerimizi oydurmak için on dakika daha bekleme­nize hiç gerek yok. İkimizin birden işini burada bitiriverin. Böy­lece biz de kurtulmuş oluruz. Tabii sizler de... (Ellerini kadının boynundan çeker ve komutana döner.) Ne duruyorsun?... Emir versene askerlerine.
KOMUTAN — (Hırsla başını sağa sola sallar.) Ne inatçı insanlarmış şu Türkler. Bile bile ölüme gidiyorlar.
ÇORBACI — (Telaşla ileri atılır.) Konuşsanız ne çıkar sanki. Cephaneliğin yerini söylerseniz hem biz kurtuluruz, hem de sizler...
AYŞE KADIN — (Çorbacı'nın üzerine atılır ve yakasın­dan yakalayıp savurduktan sonra) Sen de bizimle birlikte öle­ceksin hain *****...
FATMA — Bu domuz herifin can verişini görmek isterdim Acaba ölümü nasıl olur dersin Ayşe kadın... Onu mutlaka kur­şuna dizerler. Öyle yaparlar da, ancak o zaman yaptığı kötülük­lerin tüm cezasını çekmiş olur...
AYŞE KADIN — O bile azdır o domuz herif için.
ÇORBACI — (Korkuyla komutana bakarak) Görüyorsun ya komutan bey, benim için ölüm şeklini bile hazırlamışlar. Ne olur beni serbest bırakın da vakit varken kaçıp gideyim.
AYŞE KADIN — Yedi kat yerin dibine saklansan, Türk as­kerleri seni bulup çıkarır ve cezanı verir... (diye bağırır.)
KOMUTAN — Susun... Susun artık. Sizi dinleyecek za­manım yok.
DİMİTRİ — (Ayşe kadının üzerine doğru yürüyerek) Ke­sin sesinizi. Sabrımı taşırmaya başladınız.
AYŞE KADIN — (Alaylı bir ifadeyle) Ay siz de sabır de­nilen şey de mi var. Bak bunu hiç bilmiyordum.
KOMUTAN — (Ayşe kadının sözlerine sinirlenir. Hızlı adımlarla kadının burnunun dibine yaklaşarak) Kes sesini. Eğer bir kelime daha konuşacak olursan, dilini kestirmek zorun­da kalacağım.
AYŞE KADIN — (Korkusuzca) Karşınızda bizim gibi iki ihtiyar buldunuz. Dilediğinizi yaparsınız, (sonra göğsünü ka­bartarak) Eğer şu anda karşınızda yağız bir Türk askeri olsay­dı, kaçacak delik arardınız kendinize.
KOMUTAN — (Ellerini yumruk yapar.) Yeter... Kes sesi­ni ihtiyar bunak, (diyerek vurmak için havaya kaldırdığı bir sı­rada dışarıda silâh sesleri duyulur. Komutan olduğu yerde du­rur ve Dimitri'ye dönerek) Ne oluyor dışarda?
DİMİTRİ — (İki elini yana açarak) Bilmiyorum komuta­nım. Gidip bakayım.
KOMUTAN — (Dimitri'nin telâşla odadan çıkışını izler. Sonra sahnenin önüne gelerek) Yoksa Türkler mi geldi. Aman Tanrım, eğer Türkler geldiyse hepimizin sonu geldi demektir. (dedikten sonra telaşla odanın içinde sağa sola dolaşıp sakla­nacak yer arar.)
AYŞE KADIN — Ne o komutan? Bakıyorum birden bire telaşa kapıldınız... Daha bu bir şey değil... Asıl Mustafa Ke­mal'in askerleri köye girdiğinde yüzünü görmek isterdim.
TEĞMEN — (Ayşe kadın sözlerini bitirdiğinde, telaşla içe­riye teğmen girer.) Komutanım... komutanım tutsak kaçtı. Osman Ağa'yı elimizden kaçırdık.
KOMUTAN — (Hırsla teğmene yürüyerek.) Aptallar... Kocaman bir bölük ihtiyar bir adamı zaptedemediniz demek haa... Yakalamak için arkasından asker gönderdiniz mi?
TEĞMEN — Evet komutanım. Yirmi kadar asker peşine düştü. Öyle sanıyorum ki, tepeyi aşmadan onu yakalarlar.
KOMUTAN — Yazıklar olsun size. (diye teğmeni azarlar, sonra birden olduğu yerde durur ve sol elinin işaret parmağını sakağına götürerek) Bana kalırsa bu adam doğru cephaneliğin bulunduğu yere gitmiştir. Çabuk peşine düşelim. Cephaneliği havaya uçurmadan onu yakalayalım. (Komutan duvarda asılı si­lâhın yanına gider. Silâhını kınından çıkarır ve masanın üzerine bırakır. Sonra Teğmene dönerek) Biz buradan çıkınca kapıyı kadınların üzerine kilitler ve kapıya da bir nöbetçi dikersiniz. (Sonra Çorbacı'ya dönerek) Sen de bizimle geleceksin.
ÇORBACI — Komutanım ne olur beni bırakın. Vakit var­ken ben de başımın çaresine bakayım.
KOMUTAN — Seni serbest bırakayım. Sen de doğruca Türkleri bul ve bizi gammazla... iyi olur değil mi? (diyerek pa­laskasını kuşanmak için masanın yanından ayrılıp aynanın kar­şısına geçer.)
ÇORBACI — (Şaşkınlık içinde etrafına bakımı: Bu arada gözü masanın üzerindeki silâha takılır. Hızla masaya koşar ve tabancayı kapıp namluyu komutandan yana çevirir.) Artık bana engel olamazsınız komutan, (diye bağırır ve tetiğe basar. Ancak tabancanın emniyeti kapalı olduğundan ateş almaz.) Hay Allah kahretsin niye patlamıyor bu tabanca.
TEĞMEN — (Çorbacı'nın duraksamasından yararlanır ve belinden tabancasını çıkarıp peş peşe üç el ateş eder.) Sonunda cezanı buldun.
ÇORBACI — Yandım anam... (diye acı içinde kıvranarak yere düşer.)
KOMUTAN — (Hâlâ şaşkınlık içindedir.) Vay namussuz herif vay... Eğer tabancanın emniyeti açık olsaydı, şu anda onun yerine biz öbür dünyayı boylayacaktık. (Hızlı adımlarla Çorbacı'nın yanına gelir ve yaralı gövdesini tekmeler.)
ÇORBACI — (Acı içinde kadınlardan yana bakarak) Yar­dım edin... Yardım edin bana.
AYŞE KADIN — (Öfkeyle Çorbacı'ya bakarak) Ülkemizi düşmana satmaya kalkan adama mı yardım edeceğiz? Teğmen seni vurmakla çok iyi etti. Senin pis kanınla ellerimizi kirlet­mekten bizi de kurtarmış oldu.
FATMA — Ey yüce Allah'ım... Bize bugünü de gösterdi­ğin için çok mutluyuz. İnşallah Mustafa Kemal'in ordularının da köyümüzü kurtardığını görürüz...
(diye bağırır.)
AYŞE KADIN — İnşallah Fatma... Onun da köyümüze girmesi an meselesi.
KOMUTAN — (Sinirli bir şekilde yerden silâhını alır ve kınına yerleştirir. Sonra kadınlara dönerek) Döndüğüm zaman da sizinle hesaplaşacağız.
AYŞE KADIN — Dönünce yine konuşuruz komutan...
KOMUTAN — (Teğmene dönerek) Vakit kaybetmeden adamın peşine düşelim.
(Komutan ve Teğmen salondan çıkarken, iki yaşlı kadın on­ları izler. Kapı kapanır ve üzerlerinden kilitlenir. Çorbacı yattı­ğı yerden doğrulmak ister. Ancak doğrulamaz ve son nefesini verir. Yalnız kalan iki kadın, yan yana gelirler.)
FATMA — Bu adamın vurulması çok iyi oldu.
AYŞE KADIN — Hem de çok, çok iyi!...
FATMA — Ayşe kadın doğrusunu istersen, Çorbacı'nın ölümüne çok sevindim.
AYŞE KADIN — Şimdi Çorbacı'yı bırak. Osman Ağa'nın kurtulması için Allah'a dua edelim. Komutan onu bir eline geçi­rirse paramparça eder.
FATMA — (Üzgün bir ifadeyle) Çok doğru söylersin Ayşe Kadın.
AYŞE KADIN — (Kapıya doğru ilerler. Kapının kilitli olup olmadığını kontrol eder. Sonra salonun ortasına doğru ilerleyerek) Fatma... Fatma...
FATMA — Ne var? Niçin kapıyı kontrol ettin.
AYŞE KADIN — (Parmağı ile sus işareti yapar) Şimdi beni iyi dinle. Burada durup, düşmanın bizi öldürmesini bekle­yeceğimize, silâhlanıp biz onlara karşı koyalım.
FATMA — (Merakla) Nasıl? Biz silâhı nereden bulacağız?
AYŞE KADIN — Çabuk bana yardım et. Onlar buraya gel­meden, işimizi bitirmemiz gerekiyor.
FATMA — Anlayamadım, burada ne işimiz var bizim?
AYŞE KADIN — Şimdi görürsün. (Diyerek orta yerdeki masayı yan tarafa çekmeye çalışır.) Haydi bana yardım et. Ça­buk masayı kaldıralım ve bodrumun kapağını açalım.
FATMA — Bodruma saklanmayı mı tasarlıyorsun?
AYŞE KADIN — Gevezeliği bırak şimdi. Masanın kena­rından tut da şunu yerinden kaldıralım. (İki kadın olanca güçle­riyle masayı kaldırırlar. Sonra çabucak altındaki kilimi çekerler ve yine birlikte bodrum kapağını açarlar. Kapak kalktığında Fatma bodruma bakar. Hayretle yerinden fırlayıp)
FATMA — Aman Allah'ım... (diye bağırır)
AYŞE KADIN — Ne bağırıyorsun. Bütün Yunan askerini başımıza mı toplamak istiyorsun,
FATMA — Demek cephanelerin hepsini buraya taşıdın?
23 nisan piyesleri
AYŞEKADIN —Evet...
FATMA — Nasıl yaptın bu işi?
AYŞE KADIN — (Bodrumun kenarına diz çökerek) Düşmanın köyü işgale geldiğini duyan herkes ormana sığınıyordu. Ben ise cephanenin düşman eline geçmemesi için hepsini alıp buraya taşıdım. Fakat kaçmaya zaman kalmadan düşman köye girdi ve beni tutsak ettiler.
FATMA — Burada kocaman bir köyü havaya uçuracak ka­dar cephane var.
AYŞEKADIN —Evet...
FATMA — Düşman ya akıl edip bodruma baksaydı...
AYŞE KADIN — Eğer akıl edip bodrumu arasaydılar, yine onları ele geçiremezlerdi. Çünkü evi yakıp, tüm cephaneleri ha­vaya uçuracaktım.
FATMA — Ayşe kadın, siz gerçekten çok cesur bir insanız.
AYŞE KADIN — Vatanı için kim olsa benim gibi davranır­dı. Osman Ağa bu uğurda gözünü kaybetti. Sen de bir çok iş­kenceye göğüs gerdin. Bunların hepsini bu vatanı kurtarmak için yapmadık mı?
FATMA — Haklısın galiba...
AYŞE KADIN — Neyse bırakalım şimdi bunları da içeri­den bol miktarda el bombası ve silâh alalım. Komutan ve adam­ları döndüklerinde hepsini havaya uçuralım. (Ayşe kadın bod­rumdan bir torba dolusu el bombası çıkarır. Ellerine de birer si­lâh alıp pencerenin önüne giderler. Yavaşça camı aralayıp ko­mutan ve askerlerin dönmesini beklemeye koyulurlar. Bu arada Ayşe kadın., Fatma'ya bombayı nasıl kullanması gerektiğini elindeki bomba üzerinde tarif ederek anlatmaktadır.) Bu gördü­ğün el bombasıdır. Bombayı düşmana fırlatmadan önce, şu pimi kaldıracaksın. Sonra da sekize kadar sayıp düşmanın araşma fır­latacaksın.
FATMA — Niçin sekize kadar sayacağız?
AYŞE KADIN — Eğer sekize kadar saymadan bombayı atarsan, onlar yerden alıp bu defa patlamadan bizim tarafa atar­lar. Böylece kendi bombamız ile kendimiz ölürüz. Bu arada şunu da sakın aklından çıkarma, eğer sekizden fazla sayıp, pimi bırakırsan, bu defa da elinde patlar.
FATMA — Başarabilecek miyim dersin Ayşe kadın?
AYŞE KADIN — Başarmak zorundayız. Eğer başaramaz­sak düşman bizi öldürür.
FATMA — Çok doğru.
AYŞE KADIN — (Kısa bir sessizlikten sonra) Nerede kal­dı şu meret herifler.
FATMA — Gideli bir saati geçiyor. Allah vere de Osman Ağa'yı yakalayamasalar bari.
AYŞE KADIN — Yakalayacaklarını sanmıyorum. Eğer ya­kalamış olsalardı, şimdiye kadar çoktan dönerlerdi.
FATMA — Allah kalbimize göre versin inşallah.
AYŞE KADIN — Teğmen, Osman Ağa'nın tepeye doğru kaçtığını söyledi.
FATMA — Evet öyle...
AYŞE KADIN — Benim bildiğim Osman Ağa tepeye tır­manmaz. Doğruca ormana girmiştir. Ormanda da onu biraz zor bulurlar.
FATMA — Çok doğru. Ben de olsan ormana saklanırdım.
(Tekrar kısa bir sessizlik olur. Bu arada dışarıdan at nalı sesleri ve gürültüler duyulur. İki kadın ayrı pencerenin önüne geçerler.)
AYŞE KADIN — Geliyorlar.
FATMA — Evet... Diğerleri de onları karşılamak için bah­çede toplandılar.
AYŞE KADIN — İşte komutan da göründü. Bize iyice yaklaşmadan sakın harekete geçme.
FATMA — Merak etme. Osman Ağa'yı görebiliyor mu­sun?
AYŞE KADIN — Aralarında yok. Belli ki bulamadılar.
FATMA — Kurtulduysa mutlaka bizimkilere haber götürür.
AYŞE KADIN — İnşallah zamanında varır.
FATMA — Allah onun ve bizim yardımcımız olsun.
AYŞE KADIN — Komutan askerleri azarlıyor. Hepsi şaş­kın.
FATMA — Evet.
AYŞE KADIN — Biraz daha yaklaşmalarını bekleyelim.
FATMA— Peki...
AYŞE KADIN — İşte geliyorlar. Çitlere yaklaşınca hemen bombaları fırlatalım.
FATMA — Tamam Ayşe kadın... Ben hazırım.
AYŞE KADIN — Unutma sekize kadar sayacak, bombayı ondan sonra fırlatacaksın.
FATMA — Tamam Ayşe kadın... Hazır mıyız?
AYŞE KADIN — Haydi hazırlan.
FATMA — Ben hazırım.
AYŞE KADIN — Komutan ve askerler çitin başına gelince pimi çek ve bombayı atmaya hazır ol.
FATMA — Peki Ayşe kadın...
AYŞE KADIN - (Kısa bir bekleyişten sonra) Pimi çek Fat­ma... (İki kadın ellerindeki bombanın pimlerini çekerler. Ayşe kadın saymaya başlar.) Bir... iki... üç... dört... beş... altı... yedi... sekiz... Ateşşşş. (diye bağırır ve iki kadın ellerindeki bombaları pencereden atarlar. Ardından iki patlama sesi yükse­lirken, aşağıdan insan feryatları duyulur. İki kadın diğer bom­balan aşağıya fırlatmak için hazırlığa koyulurlar. Üçüncü ve dördüncü patlama sesleri yükselirken ışıkları söner ve anlatım başlar.)
SES — Ayşe kadın ve Fatma tüm düşman askerlerini havya uçururken, sağ kalanlar da çeşitli yönlere kaçarak, köyü terke-derler. Bu arada, Yunan askerlerinin elinden kurtulan Osman Ağa da Kocabaş köyüne ulaşmayı başarır. Köyde tutsak bulu­nan iki kadını kurtarmak ve düşmanı yok etmek amacıyla bir müfreze hareket eder. Köye geldiklerinde ise ceset yığınlarıyla karşılaşırlar. Köyde canlı olarak Ayşe kadın ve Fatma'yı bulur­lar. Türk askerleri iki kadının kahramanca davranışları karşısın­da kıvanç duyarlar ve durumu Mustafa Kemal Paşa'ya iletecek­lerini söyleyerek köyü teslim alırlar. Aradan aylar geçer. Musta­fa Kemal ve onun kahraman ordusunun savaşı kazandığı tüm ülkede duyulur. Bu arada, ülkeyi işgale gelen tüm işgalci kuv­vetler Türkiye'den atılırlar. Barış sonunda köyünde oturmakta olan Ayşe kadın askere giden iki oğlunun dönmesini beklemek­tedir.)
(Işıklar yanar)
3. PERDE
AYŞE KADIN — (Odanın dekoru ilk şekline dönüşmüştür. Masanın yerini divanlar almıştır. Işıklar yandığında Ayşe kadın bir kenarda oturmaktadır. Bu sırada kapı çalınır. Ayşe kadın diz çöküp oturduğu yerden kalkar, kapıya doğru ilerler. Kapıyı açar. İçeriye muhtar ve ihtiyar heyetinden iki kişi ile eşleri girerler. Ayşe kadın konuklarını karşılar.) Hoş geldin muhtar... Hoş gel­diniz ağalar... Siz de hoş geldiniz, (diyerek hepsinin ellerini sı­kar.)
MUHTAR — Hoş bulduk Ayşe kadın.
DİĞERLERİ DE HEP BİR AĞIZDAN —
Hoş bulduk... hoş bulduk... hoş bulduk... (diyerek divan­lara otururlar.)
AYŞE KADIN — (Merakla muhtara doğru bakarak) Bu zamansız ziyaretinizin sebebi nedir?
MUHTAR — (Sakalını sıvazlar) Şey... (diye kekeler.)
1. ÜYE — Halini hatırını sormak için geldik Ayşe kadın.
AYŞE KADIN — Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz.
2. ÜYE — Bu yıl tarlayı sürmeyi düşünmüyor musun Ayşe kadın?
AYŞE KADIN — Oğullarımın dönmesini bekliyorum. On­lar Mustafa Kemal Pasa ile beraber dövüştüler. Onun öncülü­ğünde savaştılar. Onlar gelmeden işe başlamak istemiyorum.
MUHTAR — (Kısa bir sessizlik olur. Muhtar ve odada bu­lunanlar hepsi göz göze gelirler.)
AYŞE KADIN — Ben size birer ayran hazırlayayım, (der ve salondan ayrılır.)
MUHTAR — (Ayşe kadın ayran hazırlamak için odadan ayrılınca) Ne edip, nasıl anlatmalı bilmem ki... Dilim bir türlü söylemeye varmıyor.
1.ÜYE — Ben de sizin fikrinizdeyim muhtar.
2.ÜYE — Bana kalırsa en iyisi sözü kadınlardan biri açsın.
MUHTAR — Olmaz... Bu iş kadın işi değil.
2. ÜYE — O zaman en münasibi sizsiniz muhtar.
1. ÜYE — Evet evet doğrusu da bu olur.
MUHTARIN KARISI — Her işi muhtara yıkmayın. Acı haberi Ayşe kadın duyduğunda, bir yerine bir şey olursa bunun vebali kimin boynuna olacak?
MUHTAR — Hanımın hakkı var.
1. ÜYE — Fakat muhtar, bu görev size verildi. Mustafa Kemal o madalyaları sizin takmanızı istedi.
MUHTAR — (Çaresizlik içinde) İhtiyar heyetinin hakkı var hanım. Bu işi benim yapmam gerek. Böylece Mustafa Ke­mal Paşa'nın da isteği yerine gelmiş olacak. Fakat söze nereden başlayacağımı bir türlü bilemiyorum.
MUHTARIN KARISI — Susun içeri giriyor.
AYŞE KADIN — (Elinde bir tepsi ve içinde ayranlarla içeriye girer. Konuklarına ikram edip divana oturur.) Böyle toplu halde gelişinizin bir sebebi olmalı.
MUHTAR — (Ayağa kalkar ve Ayşe kadının önüne gelir.) Var Ayşe kadın var... Size Mustafa Kemal Paşa'dan haber getir­dim. Dilersen anlatayım.
AYŞE KADIN — (O da ayağa kalkar) Dilemekte ne söz muhtar. Onun için seve seve canımı bile veririm.
MUHTAR — Bundan hiç kuşkumuz yok.
AYŞE KADIN — Tez Gazi'den gelen haberi anlat.
MUHTAR — (Sahnenin tam ortasına gelir ve yüzünü se­yircilere döner.) Ayşe kadın, eşin Karabıyık Mustafa Anafartalar'da Gazi'nin yanında çarpışırken şehit oldu. Onun şehit oldu­ğu haberini getirdiğimde, iki oğlunu bağrına basıp "vatan için" bu çocuklarımı da feda ederim demiştin.
AYŞE KADIN — Dediğimi de yaptım Muhtar. Sözümden dönmedim ki...
MUHTAR — Biliyoruz Ayşe kadın biliyoruz. (Muhtar odayı enine boyuna dolaşır. Odada derin bir sessizlik olur. Muhtar tekrar sahnenin ortasına gelir. Yine yüzü seyircilere dö­nüktür.) Ayşe kadın Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın size gönder­diği haber şu...
AYŞE KADIN — İnsanı merak içinde bıraktın muhtar. Ça­buk söyle de biz de meraktan kurtulalım.
MUHTAR — (Başından kasketini çıkarıp eline alır ve gu­rurlu bir ifade takınır.) Ayşe kadın büyük oğlun Karabıyık Mehmet ve kardeşi Ahmet, Sakarya'da düşmana karşı canla başla dövüşmüşler. Düşmanın püskürtülmesinde çok önemli rol oynamışlar. İşte bu nedenle de Gazi Mustafa Kemal Paşa bu iki kahraman askeri istiklâl madalyası ile ödüllendirmiş bulunuyor.
AYŞE KADIN — Ne? Gazi oğullarımı istiklâl madalyasıy­la mı ödüllendirmiş. Peki ne zaman köye dönecekler?
MUHTAR — (Cebinden bazı kâğıtlar çıkarır. Bu arada iki de istiklâl madalyası vardır elinde. Yavaş yavaş Ayşe kadına dö­ner.) Ayşe Kadın oğullarının Mehmet ve Ahmet artık bir daha hiç geri gelmeyecekler. Az önce de anlattığım gibi Sakarya'da düşmanla kahramanca savaşırken şehit düşmüşler.
AYŞE KADIN — (Bitkin bir durumdadır. Güçlükle sahne­nin önüne, muhtarın yanına doğru ilerler. Bu sırada odada bu­lunanların hepsi ayakta ve Ayşe kadının yürüyüşünü izlemekte­dir. Ayşe kadın muhtarın yanına gelince durur.) Muhtar, Gazi'nin oğullanma gönderdikleri madalyaları görebilir miyim?
MUHTAR — Ayşe kadın, Gazi Mustafa Kemal Paşa bu madalyaları senin takmanı ister bunun için göndermiştir, (der ve madalyaların ikisini yan yana Ayşe kadının göğsüne takar.)
AYŞE KADIN — (Madalyaları okşar.) Bunlar benim Mehmet ve Ahmetim'dir. Ölünceye kadar bunları taşımaktan gurur duyacağım.
MUHTAR — En fazla senin kadar bizler de onlarla gurur duyacağız. Onların kahramanlık destanlarını dilden dile anlatıp, sonsuza kadar yaşatacağız.
AYŞE KADIN — Mehmedim ve Ahmedim şehit oldular. Onlar bizlerin rahat olması için savaştılar. Bu uğurda can ver­diler. Buna karşın hiç üzülmüyor, onlarla gurur duyuyorum. Yeter ki VATAN SAĞOLSUN... «
PERDE KAPANIR
SON
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #5  
Alt 23-04-10, 10:01
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart

OYUN (İŞGAL ALTINDA)
23 nisan piyesleri
Ev dekoru (Eski tip)
(Anne, baba, büyük çocuk Mehmet, küçük çocuk Ali)
(Hepsi oturmuş, düşünceli düşünceli, üzgün üzgün beklerler)

Anne: Oğlum, demek sen de gidiyorsun, kurtuluş ordusuna sen de katılıyorsun. Oğlum, dedenizi Kafkas cephesinde şehit verdik. Baban kolunu ve ayağını bıraktı geldi. Bir de seni kaybetmenin acısı bana çok ağır gelir. Sana bir şey olursa ben artık yaşayamam. Derdimden ölürüm.
Mehmet: Anne, ne var ki. Altı ucu gidip kuytu bir yerde gözetleme yapacağım, düşman askerlerinin durumunu komutanlarıma bildireceğim. Bu kadar basit.
Ali: Silahın da olacak mı?
Mehmet: Evet.
Ali: Ne güzel, çok heyecanlı olur.
Anne: Oğlum, kendine dikkat et. Sen gitmekte kararlısın. Giderken, gelirken etrafına iyice dikkat et, iyi gizlen.Çatışma olduğunu falan görürsen hemen gizlen, çatışma bitince çıkarsın.Büyüklerin yanındayken onların arasına gir. Mermi falan gelirse sana değmesin. Eğer sıkılırsan kaç gel oğlum.
Ali: Evet abi, kaç gel burda birlikte top oynarız.
Mehmet: Anne, nasıl konuşuyorsun öyle!
Baba: Evet kadın, nasıl konuşuyorsun öyle! Ne demek, diğerlerinin ardına gizlenirsin. Vatan uğruna gidip savaşan Türk askerlerini analar doğurmadı mı? Şehit olanların anneleri yok mu? Ne demek, sıkılırsan kaç gel! Sen kaçarsan, ben kaçarsam vatanı kim kurtaracak? Bu düşmanları yurdumuzdan kim kovacak? Keşke elim ayağım tutsaydı da ben de gidebilseydim savaşa.
Anne: Belki savaşmadan teslim olsak bizi öldürmezler.
Baba: Ben tanırım bu Yunan milletini.Teslim olursan da kesinlikle öldürürler. İşgal ettikleri bazı köylerdeki bütün insanları öldürdükleri gibi bütün tavukları da öldürüyorlarmış.
Mehmet: Tavuklardan ne istiyorlarmış ki?
Ali: Belki tavuklardan yumurta istiyorlardır. Tavuklar da vermiyordur.
Baba: Oğlum, deden vatanı uğrunda seve seve ölüme koştu. Ben de bir kolumu, bir ayağımı kaybettim. Şu anda cepheye gitmeyi çok istiyorum. Ancak bu halde faydamdan çok zararım olur. Eğer bir görev verilirse de ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.
Mehmet: Düşman, dün on kilometre ötedeydi. Zar zor ilerlemekte ama bizim köye iyice yaklaştılar. Ben düşman karargahına sabaha doğru ulaşırım. Gitmem lazım. Anacığım, babacığım gün gelir de bu Mehmet oğlunuz dönerse bilin ki vatanımız düşmanlardan temizlenmiştir ve oğlunuzun görevi bitmiştir. Bir gazi annesi, bir gazi babası olduğunuz için övünebilirsiniz. Ama gün gelir de vatan düşmandan temizlendiği halde eve dönmezsem üzülmeyin. Çünkü oğlunuz şehit olmuştur. Bir şehit annesi, bir şehit babası olduğunuz için övünebilirsiniz. Hem vatanın kurtulmadığımı hem de benim eve dönmediğimi görürseniz ey Türk milleti! Bilin ki istiklal uğrunda verilen mücadele kaybedilmiştir. Anne, baba, kardeşim hakkınız helal edin!
Ali: Abiciğim, sen şimdi gidince bir daha gelmeyecek misin? Abiciğim biz seninle bir daha tarlalarımıza gidip ekinlerimizi ekmeyecek miyiz? Abiciğim, seninle bir daha bostanlarımıza gitmeyecek miyiz? Abi, bir daha beni omzuna alıp gezdirmeyecek misin? Ne zaman geleceksin abi?
23 nisan piyesleri
Mehmet: Kardeşim, ben senin yine eskisi gibi koşup oynaman için, bostanlarımızı, tarlalarımızı düşmanlardan kurtarmak için gidiyorum. İnşaallah döneceğim. Ama eğer dönmezsem kardeşim, mahşerde görüşürüz. Seni orda omzuma alırım.
Anne: oğlum, ben bir anayım. Biliyorum ki sen görevinin tehlikesiz olduğunu söyleyerek yüreğimize su serpmek istiyorsun. Ancak şu anda hiçbir görev tehlikesiz olamaz. Ben, yüreğimde evlat sevgisiyle vatan sevgisini terazinin iki kefesine koydum ve tarttım. Evlatsız yaşanır ama vatansız yaşanmaz. Sen can vermezsen, ben can vermezsem bu vatan nasıl kurtulur? Git oğlum, vatanı kurtarmadan, düşmanı yurdumuzdan kovmadan gelme! Hakkım, analık hakkım helal olsun sana!
Baba: Oğlum, vatan senden görev bekliyor. Bu kutsal bir vazifedir. Benim de hakkım helal olsun oğlum!
Mehmet: Ana, baba, kardeşim eğer dönmezsem ve vatanımız kurtulursa herhangi bir yere bir mezar taşı dikin çünkü şehitler ölmez ve şehitlerin mezarı olmaz. İstediğiniz bir yere bir mezar taşı dikin ve üzerine sadece şunu yazın.:
“ Buralarda bir garip Mehmet vardı
Vatanı uğruna ölüme vardı.
Üzülmeyin hiç analar babalar,
Her şerefli Türk de bunu yapardı.”

23 nisan piyesleri
2. PERDE
(Yunan Komutan Odası. Komutanlar)

General: Sayın çok değerli Ermeni dostum ve meslektaşlarım! Öncelikle hoş geldiniz. Burada tarih boyunca başımıza musallat olan bir milletin durumunu yani Türk milletini görüşmek üzere toplanmış bulunuyoruz. Biliyorsunuz ki bu Türk milleti denen -millet midir nedir- tarih boyunca pek az kere yenebildik. Ama gördüğünüz gibi şu anda son nefesini vermek üzere olan bu millete son darbeyi vuracağız. Vurmak zorundayız. Vuramazsak (bekler, bekler) kaçacağız. Son istatistikler gösteriyor ki Türkler son bir çırpınışla Mustafa mıymış Kemal miymiş birisinin etrafında toplanmış, bizi Anadolu’dan atmak istiyorlarmış. Hah hah ha, gülerim ben gülerim ben buna ya! Kim kimi nereden atıyor ulan? Bu topraklar hep bizim. Anadolu eskiden kimindi?
Hep bir ağızdan: Bizimdi!
General: İstanbul kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Ankara kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Japonya kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Dünya kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Ay kimindi?
Hepsi:Bizimdi!
General: Mars kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Jüpiter kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Ayılar?
Hepsi: Bizimdi!
General: Öküzler?
Hepsi: Bizimdi!
General: Salaklar!
Hepsi: Bizimdi!
General: Yeter lan!
Hepsi: Bizimdi!
General: Tamam lan!
Hepsi: Bizimdi!
General: Susun olum!
Hepsi: Bizimdi!
General: Susuuuuun, yeter lan aptallar! Bu kadar yalakalık yeter. Hiçbir yer bizim değil. Geldik işte buraya İngilizlerin dolmuşuyla. Bakalım ne olacak? Siz Türkler’i tanımazsınız. Türkler çok iyidir, Türkler çok sevimlidir, Türkler çok korkaktır. Türkler aptaldır, Türkler salaktır. Ama ne zaman?
Hepsi: Ne zaman?
General: Tabii ki ölüyken. Diri bir Türk korkmazmış; diri bir Türk boyunduruk altına alınamazmış; diri bir Türk bir avuç toprak için yani vatanı için, namusu için, dini için, istiklali için canını bile verirmiş.Ama bunlar aramızda kalsın, kimse duymasın. Tamam mı?
Hepsi: Tamam.
Komutan: Evet, çok aptalmış bu Türkler.

General: (Bakar, bakar) Aptal senin babanmış angut! Öyle olmasaydı Anadolu’yu çoktan almıştık. Neyse, Sayın Kakaryüs, Afyon dolaylarında durum nedir?
Kakaryüs: Sayın Generalim, kuvvetlerimiz içerilere doğru ilerlemektedir. Karşımıza çıkan çetelerle mücadele ediyoruz. Tabi, ağır kayıplar verdiğimiz oluyor.
General: Çetelerle mücadele ediyorsunuz öyle mi? Koskoca düzenli ordular çetelerle mücadele etmek zorunda kalıyor, yazık! Karşınıza ordu falan çıkmıyor mu?
Kakaryüs: Çıkacakmış diyorlar ama daha çıkmadı.
General: Askerlerinizin durumu, morali nasıl?
Kakaryüs: Efendim askerlerimizden, özellikle ölenlerin, moralleri çok iyi ama yaşayanlar için aynı şeyi söyleyemem.
General: O niye?
Kakaryüs: Efendim, Türkler çeteler halinde karşımıza çıkıyorlar. Onlar bizim birazımızı öldürüyorlar, biz de tam onların birazını, öldüremiyoruz ve kaçıyorlar. Sürekli böyle oluyor.
General: Yani çetelerle başa çıkamıyoruz mu demek istiyorsun?
Kakaryüs: Hayır efendim. Biz kadınlarla, çocuklarla, yaşlılarla başa çıkıyoruz, ama ellerindeki kazma, kürekler olmasa.
General: Türkler kazma, kürekle mi savaşıyor?
Kakaryüs: Evet efendim. Üstelik kazmalar ve kürekler orijinal Rus malı. Bizzat baktım. Üzerinde “Made in Japan” yazıyor. Söyleyelim Ruslara Artık Türklere kazma, kürek satmasınlar.
General: Yani Sayın Kakaryüs, siz kazma, küreklerle savaşan Türk kadınları ve çocuklarıyla başa çıkamadığınızı mı söylüyorsunuz?
Kakaryüs: Efendim, biz başa çıkmaya çalışıyoruz, ancak açıkçası bu insanları biz öldürmekten bıktık, onlar ölmekten bıkmadı. İnsanlar öleceklerini bile bile mermilerin üzerine koşuyor, adeta ölüme meydan okuyorlar. Bir avuç toprak için de bu yapılmaz ki canım!
General: (Yüksek sesle) işte Sayın Kakaryüs, biz Yunan milletiyle Türk milleti arasındaki fark bu. Biz, hiçbir şey için canımızı vermeyi göze alamıyoruz. Onlar, bir avuç toprak dediğin vatanları için seve seve ölüme koşuyorlar. Arkadaş, aramızdaki fark bu. Bu farkı kapatamıyoruz bir türlü. Onun için Türkler’in Avrupa Birliği’ne girmesine karşı çıkıyoruz.
Kaçaryan: Avrupa Birliği mi? O da ne?
General: Siz bilmezsiniz.
Dangalos: Efendim, biz teknik olarak ve silah gücü olarak Türkler’den çok üstünüz. İnanıyorum ki kısa bir süre sonra Ankara’yı ele geçirir ve Türkler’in hürriyet hayallerini suya atarız.
General: Sayın Dangalos, sizin durumunuz nedir?
Dangalos: Efendim, ben de Türklerin delirmiş gibi mermilere, toplara, tüfeklere aldırmadan, canlarını hiçe sayarak vatanlarını savunmalarından şikayetçiyim.Bu kadar da olmaz! Köylere giriyoruz, çoluk çocuk, yaşlı, kadın, canlı cansız herşeyi öldürüyoruz. Ama askerlerimde de acayip bir korku var. Türk askerinin nerden çıkacağı belli olmuyor. Pat diye bitiveriyorlar karşımızda. Onun için işgal ettiğimiz yerlerdeki tavukları bile öldürtüyorum.
General: İyi de tavukları niye öldürtüyorsun ki?
Dangalos: Efendim, belki tavuklar yumurtlar, yumurtadan Türk askeri çıkar.
General: Aferin, devam et.
Dangalos: Ayrıca efendim, acizane bir düşüncemi söylemek isterim. Türkleri öldüre öldüre bitiremiyoruz. Bunun sebebi bence Türkler aile planlamasını bilmiyorlar. Doğum kotrol hapı kullansalar böyle olmaz herhalde. Bedava doğum kontrol hapı dağıtalım.
General: Sayın Dangalos bakıyorum da bugün salaklığınızı yanınızda getirmişsiniz.
Dangalos: Ama aldığım son istihbarat çok ilginç ve önemli efendim.
General: Neymiş o?
Dangalos: Efendim Türklerin elinde çok sayıda Scud ve Patriot Füzesi bulunduğu söyleniyor.
General: Yapma ya!
Dangalos: valla billa ! (bekler) Pardon Türkler gibi konuştum.
General: Bu Scud Füzeleri Saddam’ın Körfez Savaşında İsraile attığı füzeler değil mi?
Dangalos: Evet, evet!
General: Türklerin elinde ne arar bu füzeler ya! Neyse beyler göstereceğiniz gayretlerle Türkleri yenerek Ankara’yı alacağız. Mustafa Kemali ve arkadaşlarını yok edeceğiz. Anadolu’yu ele geçireceğiz. Bunun için bildiğiniz bütün hilelere başvurabilirsiniz. Hile yapmak serbest :zar tutabilirsiniz, taş veya kağıt çalabilirsiniz. Tamam mı?
Hepsi: Tamam.
General: Sayın Kaçaryan Ermeni dostlarımızın durumu nedir? Doğu Anadolu’da Güney Doğu Anadolu’da durum nedir? Siz de savunmasız Türkleri, çocukları, yaşlıları öldürüp kadınlara tecavüz edebiliyor musunuz?
Kaçaryan: Evet, önümüze geleni ardımıza koymuyoruz. Öldürüyoruz, öldürüyoruz, ama bitiremiyoruz. Şimdi onlar da ellerine geçen derme çatma silahlarla karşı koymaya çalışıyorlar. Ancak Fransız dostlarımızdan aldığımız silahlarla Türkleri öldürmek daha kolay oluyor.
General: Fransız dostlarımıza hem Yunan milleti olarak hem de siz Ermeniler adına teşekkür ederim. Onlar her zaman bizim yanımızda olmuşlardır. Açık açık veya gizliden gizliye bizi desteklemişlerdir. Bakın şu anda Mustafa Kemal’i yenip Türk milletini yok etmek için size ve bize silah yardımı yapıyorlar. Fransız dostlarımız bir zamanlar Ermeni soykırımı yasasını da bir gecede meclislerinden geçirmişlerdi.
Dostlarım! Biz Rumların ve siz Ermenilerin İngiliz, Fransız, Rus ve diğer milletlerden dostlarımız olduğu sürece, Türklerin de kendilerinden başka dostları olmadığı sürece dünya bu Türk milletine dar gelecektir. Türk milleti ya milli ve manevi değerlerini koruyarak kendi başına yaşamayı ve ayakta kalmayı başaracak ya da yok olacaktır. Bizim yapmaya çalıştığımız Türk milletini yok etmektir, tamam mı, yok etmek!
(İçeri bir asker girer.)
Asker: Efendim!
General: Ne oldu, yoksa Türk milleti kendi kendini imha mı etti?
Asker: Karargahı gözetleyen bir Türkü yakaladık. Ne yapalım?
General: Bir Türk mü yakaladınız? İyi, onu önce bir güzel öldürün sonra asın. Hayır hayır, önce asın sonra öldürün.
Kakaryüs: Efendim, isterseniz önce keselim sonra bir ara asarız. Veya önce asalım sonra keseriz.
Dangalos: Hayır ya, olur mu! Yakalamışız bir kere, önce öldürelim sonra ifadesini alır, neler bildiğini öğreniriz.
Kaçaryan: Efendim, bence fotoğrafını çekelim ve Anadolu’da on milyon Ermeniyi katleden adam diye gazetelere fotoğrafını gönderelim.
General: Hayır, sen onu buraya getir.
Kakaryüs: Efendim, tehlikeli olmasın. Bu Türlerin ne yapacağı belli olmaz.
Kaçaryan: Bizi falan öldürmesin sonra!
General: Aptallar, o bir esir şu anda. Onu istediğimiz an öldürebiliriz.
(İçeri hızla itilerek sokulan köylü kıyafetinde Mehmet'tir.)
General: Karargahın etrafında ne arıyordun?
Mehmet: Eşeğimi arıyordum.
General: Aptal, burda eşeğin ne işi var? Senin eşeğin evini bilmiyor mu?
Mehmet: Biliyor. Üstelik benim eşeğim ait olduğu evden başka bir yere gitmez. Gitse de yaşayamaz.
General: Eeee, ne diye eşeğini buralarda arıyorsun o zaman?
Mehmet: Benim eşeğim bile ait olduğu toprakların dışına çıkmaması gerektiğini bilir. Ama öyle eşekler var ki kendi memleketleri dışına çıkmakla kalmıyor, oraları kendi vatanları zannediyor. O eşekleri ait oldukları yere göndermek, kovmak için geldim buraya. Benim cesedimi çiğnemedikçe size bu topraklarda rahat yok!
General: Yani seni öldürmemizi mi istiyorsun?
Mehmet: Ya bu topraklardan defolup gidersiniz ya da en son Türk askeri de ölünceye kadar bu vatanı savunuruz.
Kakaryüs: Bir dakika! Bu Türk az önce bizi galiba kendi eşeğine benzetti, değil mi?
Mehmet: Evet öyle yaptım, nihayet anladınız. Ne var, bir itirazın mı var?
Kakaryüs: Hayır canım, ne itirazım olabilir ki. Zaten babam da bana hep eşşoğlueşşek derdi.
General: benim merak ettiğim şey şu: Şimdi seni biz burada öldürebiliriz. Ama buna rağmen bize meydan okuyorsun. Bunu hangi akılla yapıyorsun?
Mehmet: Biz bunu akılla yapmıyoruz, yüreğimizle yapıyoruz. Aklımızla bir iş yapacak olsaydık kaçardık. Ama yüreğimiz, inancımız buna engel oluyor.
General: Allah Allah, şimdi sizin karşınızda en modern silahlarla donatılmış bir ordu var. Bu orduya neyle karşı koymayı düşünüyorsunuz?
Mehmet: Her şeyimizle karşı koyacağız.
General: Eeee, bu ne kadar sürecek?
Mehmet: Bu mücadele en son Türk askeri de ölünceye kadar sürecektir. Siz, bu toprakları bütün Türklerin cesetlerini tek tek çiğnemedikçe alamazsınız.
General: Siz öyle zannedin bakalım. Basit bir köylüsün ama cesaretine hayran kaldım doğrusu. Bu cesareti hangi marketten aldıysan söyle, şu yanımdaki salaklar da gidip biraz alsınlar.
Mehmet: Cesaret satılmaz.
General: Öyle mi? Kusura bakmayın beyler şansınızı yitirdiniz. Cesaret satılmıyormuş. Siz korkak kalacaksınız.
Mehmet: cesaret satılmaz, alınmaz. Cesaret atalardan miras kalır. Ben cesareti atalarımdan öğrendim. Bana vatan uğrunda ölmeyi, şehit olmayı onlar öğretti. Topla tüfekle değil yürekle savaşıldığını onlar öğretti. Hürriyeti onlar öğretti. Birliği beraberliği onlar öğretti. Vatanın bölünmez bir bütün olduğunu onlar öğretti.
General: Ne güzel. Bize atalarımız insanları sırtından hançerlemeyi öğretti. Bize atalarımız savunmasız insanları, çocukları, yaşlıları öldürmeyi öğretti. Bize atalarımız kadınların namusuna yan gözle bakmayı öğretti. Aramızdaki fark bu işte! Senin cesaretini takdir ettim. Ölüme meydan okuyuşunu hayranlıkla izliyorum. Seni serbest bırakacağım. Ama tek bir şartla: Diz çöküp söylediklerin için, benden ve bütün Yunan halkından özür dileyeceksin.
Mehmet: Eeee.
General: Ben de seni serbest bırakacağım.
Mehmet: Biz sizlerin karşısında eğilmemek için savaşıyoruz, sen benden diz çökmemi istiyorsun. Biz vatanımızı elimizden almaya çalıştığınız için sizinle savaşıyoruz, sen benden özür dilememi bekliyorsun.
General: Ama hayatını kurtaracaksın. Diz çök ve özür dile sonra kurtul.
Mehmet: ben senin karşında diz çökersem vatanıma ihanet etmiş olurum, cephelerde savaşan kardeşlerime ihanet etmiş olurum. Milletime ihanet etmiş olurum. Eğer senden özür dilersem atalarıma ihanet etmiş olurum. Anama, babama, kardeşime ihanet etmiş olurum. Hatta kendi kendime, yüreğime ihanet etmiş olurum. Karşınızda asla başım eğilmeyecektir.
General: Aptal Türk! İşte beyler, Türk askeriyle aramızdaki fark bu: Bu milletin insanı, bizim karşımızda diz çökmektense ölmeyi tercih ediyor. Boyun eğerek şerefsizce yaşamaktansa şerefiyle ölüme koşuyor. Türk askerinde bu ruh olduğu sürece biz bu milleti yenemeyiz. Götürün bunu ve öldürün. Zaten diz çöküp yalvarsaydın da öldürülecektin. O zaman şerefsizce ölecektin, şimdi şerefinle ölüyorsun.
Mehmet: Alçaklar! Öldürün beni, öldürün! Ama unutmayın, en son Türk askeri de öldürülmedikçe asla bu topraklarda kalamazsınız. Bir köylü Mehmet ölür ve analar bin köylü Mehmet doğurur. Bir Mehmetçik şehit olur, bin Mehmetçik doğar!
(Perde kapanır.)

*Perde tekrar açıldığında bir mezar taşı, taşın üzerinde Mehmet’in vasiyeti olan dörtlük vardır. Anne, baba ve küçük çocuk mezarın başında hüzünlü hüzünlü beklemektedir. Fonda Makber parçası çalar.
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #6  
Alt 23-04-10, 10:01
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart

OYUN (İŞGAL ALTINDA)
23 nisan piyesleri
Ev dekoru (Eski tip)
(Anne, baba, büyük çocuk Mehmet, küçük çocuk Ali)
(Hepsi oturmuş, düşünceli düşünceli, üzgün üzgün beklerler)

Anne: Oğlum, demek sen de gidiyorsun, kurtuluş ordusuna sen de katılıyorsun. Oğlum, dedenizi Kafkas cephesinde şehit verdik. Baban kolunu ve ayağını bıraktı geldi. Bir de seni kaybetmenin acısı bana çok ağır gelir. Sana bir şey olursa ben artık yaşayamam. Derdimden ölürüm.
Mehmet: Anne, ne var ki. Altı ucu gidip kuytu bir yerde gözetleme yapacağım, düşman askerlerinin durumunu komutanlarıma bildireceğim. Bu kadar basit.
Ali: Silahın da olacak mı?
Mehmet: Evet.
Ali: Ne güzel, çok heyecanlı olur.
Anne: Oğlum, kendine dikkat et. Sen gitmekte kararlısın. Giderken, gelirken etrafına iyice dikkat et, iyi gizlen.Çatışma olduğunu falan görürsen hemen gizlen, çatışma bitince çıkarsın.Büyüklerin yanındayken onların arasına gir. Mermi falan gelirse sana değmesin. Eğer sıkılırsan kaç gel oğlum.
Ali: Evet abi, kaç gel burda birlikte top oynarız.
Mehmet: Anne, nasıl konuşuyorsun öyle!
Baba: Evet kadın, nasıl konuşuyorsun öyle! Ne demek, diğerlerinin ardına gizlenirsin. Vatan uğruna gidip savaşan Türk askerlerini analar doğurmadı mı? Şehit olanların anneleri yok mu? Ne demek, sıkılırsan kaç gel! Sen kaçarsan, ben kaçarsam vatanı kim kurtaracak? Bu düşmanları yurdumuzdan kim kovacak? Keşke elim ayağım tutsaydı da ben de gidebilseydim savaşa.
Anne: Belki savaşmadan teslim olsak bizi öldürmezler.
Baba: Ben tanırım bu Yunan milletini.Teslim olursan da kesinlikle öldürürler. İşgal ettikleri bazı köylerdeki bütün insanları öldürdükleri gibi bütün tavukları da öldürüyorlarmış.
Mehmet: Tavuklardan ne istiyorlarmış ki?
Ali: Belki tavuklardan yumurta istiyorlardır. Tavuklar da vermiyordur.
Baba: Oğlum, deden vatanı uğrunda seve seve ölüme koştu. Ben de bir kolumu, bir ayağımı kaybettim. Şu anda cepheye gitmeyi çok istiyorum. Ancak bu halde faydamdan çok zararım olur. Eğer bir görev verilirse de ne gerekiyorsa yapmaya hazırım.
Mehmet: Düşman, dün on kilometre ötedeydi. Zar zor ilerlemekte ama bizim köye iyice yaklaştılar. Ben düşman karargahına sabaha doğru ulaşırım. Gitmem lazım. Anacığım, babacığım gün gelir de bu Mehmet oğlunuz dönerse bilin ki vatanımız düşmanlardan temizlenmiştir ve oğlunuzun görevi bitmiştir. Bir gazi annesi, bir gazi babası olduğunuz için övünebilirsiniz. Ama gün gelir de vatan düşmandan temizlendiği halde eve dönmezsem üzülmeyin. Çünkü oğlunuz şehit olmuştur. Bir şehit annesi, bir şehit babası olduğunuz için övünebilirsiniz. Hem vatanın kurtulmadığımı hem de benim eve dönmediğimi görürseniz ey Türk milleti! Bilin ki istiklal uğrunda verilen mücadele kaybedilmiştir. Anne, baba, kardeşim hakkınız helal edin!
Ali: Abiciğim, sen şimdi gidince bir daha gelmeyecek misin? Abiciğim biz seninle bir daha tarlalarımıza gidip ekinlerimizi ekmeyecek miyiz? Abiciğim, seninle bir daha bostanlarımıza gitmeyecek miyiz? Abi, bir daha beni omzuna alıp gezdirmeyecek misin? Ne zaman geleceksin abi?
23 nisan piyesleri
Mehmet: Kardeşim, ben senin yine eskisi gibi koşup oynaman için, bostanlarımızı, tarlalarımızı düşmanlardan kurtarmak için gidiyorum. İnşaallah döneceğim. Ama eğer dönmezsem kardeşim, mahşerde görüşürüz. Seni orda omzuma alırım.
Anne: oğlum, ben bir anayım. Biliyorum ki sen görevinin tehlikesiz olduğunu söyleyerek yüreğimize su serpmek istiyorsun. Ancak şu anda hiçbir görev tehlikesiz olamaz. Ben, yüreğimde evlat sevgisiyle vatan sevgisini terazinin iki kefesine koydum ve tarttım. Evlatsız yaşanır ama vatansız yaşanmaz. Sen can vermezsen, ben can vermezsem bu vatan nasıl kurtulur? Git oğlum, vatanı kurtarmadan, düşmanı yurdumuzdan kovmadan gelme! Hakkım, analık hakkım helal olsun sana!
Baba: Oğlum, vatan senden görev bekliyor. Bu kutsal bir vazifedir. Benim de hakkım helal olsun oğlum!
Mehmet: Ana, baba, kardeşim eğer dönmezsem ve vatanımız kurtulursa herhangi bir yere bir mezar taşı dikin çünkü şehitler ölmez ve şehitlerin mezarı olmaz. İstediğiniz bir yere bir mezar taşı dikin ve üzerine sadece şunu yazın.:
“ Buralarda bir garip Mehmet vardı
Vatanı uğruna ölüme vardı.
Üzülmeyin hiç analar babalar,
Her şerefli Türk de bunu yapardı.”

23 nisan piyesleri

2. PERDE

(Yunan Komutan Odası. Komutanlar)

General: Sayın çok değerli Ermeni dostum ve meslektaşlarım! Öncelikle hoş geldiniz. Burada tarih boyunca başımıza musallat olan bir milletin durumunu yani Türk milletini görüşmek üzere toplanmış bulunuyoruz. Biliyorsunuz ki bu Türk milleti denen -millet midir nedir- tarih boyunca pek az kere yenebildik. Ama gördüğünüz gibi şu anda son nefesini vermek üzere olan bu millete son darbeyi vuracağız. Vurmak zorundayız. Vuramazsak (bekler, bekler) kaçacağız. Son istatistikler gösteriyor ki Türkler son bir çırpınışla Mustafa mıymış Kemal miymiş birisinin etrafında toplanmış, bizi Anadolu’dan atmak istiyorlarmış. Hah hah ha, gülerim ben gülerim ben buna ya! Kim kimi nereden atıyor ulan? Bu topraklar hep bizim. Anadolu eskiden kimindi?
Hep bir ağızdan: Bizimdi!
General: İstanbul kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Ankara kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Japonya kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Dünya kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Ay kimindi?
Hepsi:Bizimdi!
General: Mars kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Jüpiter kimindi?
Hepsi: Bizimdi!
General: Ayılar?
Hepsi: Bizimdi!
General: Öküzler?
Hepsi: Bizimdi!
General: Salaklar!
Hepsi: Bizimdi!
General: Yeter lan!
Hepsi: Bizimdi!
General: Tamam lan!
Hepsi: Bizimdi!
General: Susun olum!
Hepsi: Bizimdi!
General: Susuuuuun, yeter lan aptallar! Bu kadar yalakalık yeter. Hiçbir yer bizim değil. Geldik işte buraya İngilizlerin dolmuşuyla. Bakalım ne olacak? Siz Türkler’i tanımazsınız. Türkler çok iyidir, Türkler çok sevimlidir, Türkler çok korkaktır. Türkler aptaldır, Türkler salaktır. Ama ne zaman?
Hepsi: Ne zaman?
General: Tabii ki ölüyken. Diri bir Türk korkmazmış; diri bir Türk boyunduruk altına alınamazmış; diri bir Türk bir avuç toprak için yani vatanı için, namusu için, dini için, istiklali için canını bile verirmiş.Ama bunlar aramızda kalsın, kimse duymasın. Tamam mı?
Hepsi: Tamam.
Komutan: Evet, çok aptalmış bu Türkler.

General: (Bakar, bakar) Aptal senin babanmış angut! Öyle olmasaydı Anadolu’yu çoktan almıştık. Neyse, Sayın Kakaryüs, Afyon dolaylarında durum nedir?
Kakaryüs: Sayın Generalim, kuvvetlerimiz içerilere doğru ilerlemektedir. Karşımıza çıkan çetelerle mücadele ediyoruz. Tabi, ağır kayıplar verdiğimiz oluyor.
General: Çetelerle mücadele ediyorsunuz öyle mi? Koskoca düzenli ordular çetelerle mücadele etmek zorunda kalıyor, yazık! Karşınıza ordu falan çıkmıyor mu?
Kakaryüs: Çıkacakmış diyorlar ama daha çıkmadı.
General: Askerlerinizin durumu, morali nasıl?
Kakaryüs: Efendim askerlerimizden, özellikle ölenlerin, moralleri çok iyi ama yaşayanlar için aynı şeyi söyleyemem.
General: O niye?
Kakaryüs: Efendim, Türkler çeteler halinde karşımıza çıkıyorlar. Onlar bizim birazımızı öldürüyorlar, biz de tam onların birazını, öldüremiyoruz ve kaçıyorlar. Sürekli böyle oluyor.
General: Yani çetelerle başa çıkamıyoruz mu demek istiyorsun?
Kakaryüs: Hayır efendim. Biz kadınlarla, çocuklarla, yaşlılarla başa çıkıyoruz, ama ellerindeki kazma, kürekler olmasa.
General: Türkler kazma, kürekle mi savaşıyor?
Kakaryüs: Evet efendim. Üstelik kazmalar ve kürekler orijinal Rus malı. Bizzat baktım. Üzerinde “Made in Japan” yazıyor. Söyleyelim Ruslara Artık Türklere kazma, kürek satmasınlar.
General: Yani Sayın Kakaryüs, siz kazma, küreklerle savaşan Türk kadınları ve çocuklarıyla başa çıkamadığınızı mı söylüyorsunuz?
Kakaryüs: Efendim, biz başa çıkmaya çalışıyoruz, ancak açıkçası bu insanları biz öldürmekten bıktık, onlar ölmekten bıkmadı. İnsanlar öleceklerini bile bile mermilerin üzerine koşuyor, adeta ölüme meydan okuyorlar. Bir avuç toprak için de bu yapılmaz ki canım!
General: (Yüksek sesle) işte Sayın Kakaryüs, biz Yunan milletiyle Türk milleti arasındaki fark bu. Biz, hiçbir şey için canımızı vermeyi göze alamıyoruz. Onlar, bir avuç toprak dediğin vatanları için seve seve ölüme koşuyorlar. Arkadaş, aramızdaki fark bu. Bu farkı kapatamıyoruz bir türlü. Onun için Türkler’in Avrupa Birliği’ne girmesine karşı çıkıyoruz.
Kaçaryan: Avrupa Birliği mi? O da ne?
General: Siz bilmezsiniz.
Dangalos: Efendim, biz teknik olarak ve silah gücü olarak Türkler’den çok üstünüz. İnanıyorum ki kısa bir süre sonra Ankara’yı ele geçirir ve Türkler’in hürriyet hayallerini suya atarız.
General: Sayın Dangalos, sizin durumunuz nedir?
Dangalos: Efendim, ben de Türklerin delirmiş gibi mermilere, toplara, tüfeklere aldırmadan, canlarını hiçe sayarak vatanlarını savunmalarından şikayetçiyim.Bu kadar da olmaz! Köylere giriyoruz, çoluk çocuk, yaşlı, kadın, canlı cansız herşeyi öldürüyoruz. Ama askerlerimde de acayip bir korku var. Türk askerinin nerden çıkacağı belli olmuyor. Pat diye bitiveriyorlar karşımızda. Onun için işgal ettiğimiz yerlerdeki tavukları bile öldürtüyorum.
General: İyi de tavukları niye öldürtüyorsun ki?
Dangalos: Efendim, belki tavuklar yumurtlar, yumurtadan Türk askeri çıkar.
General: Aferin, devam et.
Dangalos: Ayrıca efendim, acizane bir düşüncemi söylemek isterim. Türkleri öldüre öldüre bitiremiyoruz. Bunun sebebi bence Türkler aile planlamasını bilmiyorlar. Doğum kotrol hapı kullansalar böyle olmaz herhalde. Bedava doğum kontrol hapı dağıtalım.
General: Sayın Dangalos bakıyorum da bugün salaklığınızı yanınızda getirmişsiniz.
Dangalos: Ama aldığım son istihbarat çok ilginç ve önemli efendim.
General: Neymiş o?
Dangalos: Efendim Türklerin elinde çok sayıda Scud ve Patriot Füzesi bulunduğu söyleniyor.
General: Yapma ya!
Dangalos: valla billa ! (bekler) Pardon Türkler gibi konuştum.
General: Bu Scud Füzeleri Saddam’ın Körfez Savaşında İsraile attığı füzeler değil mi?
Dangalos: Evet, evet!
General: Türklerin elinde ne arar bu füzeler ya! Neyse beyler göstereceğiniz gayretlerle Türkleri yenerek Ankara’yı alacağız. Mustafa Kemali ve arkadaşlarını yok edeceğiz. Anadolu’yu ele geçireceğiz. Bunun için bildiğiniz bütün hilelere başvurabilirsiniz. Hile yapmak serbest :zar tutabilirsiniz, taş veya kağıt çalabilirsiniz. Tamam mı?
Hepsi: Tamam.
General: Sayın Kaçaryan Ermeni dostlarımızın durumu nedir? Doğu Anadolu’da Güney Doğu Anadolu’da durum nedir? Siz de savunmasız Türkleri, çocukları, yaşlıları öldürüp kadınlara tecavüz edebiliyor musunuz?
Kaçaryan: Evet, önümüze geleni ardımıza koymuyoruz. Öldürüyoruz, öldürüyoruz, ama bitiremiyoruz. Şimdi onlar da ellerine geçen derme çatma silahlarla karşı koymaya çalışıyorlar. Ancak Fransız dostlarımızdan aldığımız silahlarla Türkleri öldürmek daha kolay oluyor.
General: Fransız dostlarımıza hem Yunan milleti olarak hem de siz Ermeniler adına teşekkür ederim. Onlar her zaman bizim yanımızda olmuşlardır. Açık açık veya gizliden gizliye bizi desteklemişlerdir. Bakın şu anda Mustafa Kemal’i yenip Türk milletini yok etmek için size ve bize silah yardımı yapıyorlar. Fransız dostlarımız bir zamanlar Ermeni soykırımı yasasını da bir gecede meclislerinden geçirmişlerdi.
Dostlarım! Biz Rumların ve siz Ermenilerin İngiliz, Fransız, Rus ve diğer milletlerden dostlarımız olduğu sürece, Türklerin de kendilerinden başka dostları olmadığı sürece dünya bu Türk milletine dar gelecektir. Türk milleti ya milli ve manevi değerlerini koruyarak kendi başına yaşamayı ve ayakta kalmayı başaracak ya da yok olacaktır. Bizim yapmaya çalıştığımız Türk milletini yok etmektir, tamam mı, yok etmek!
(İçeri bir asker girer.)
Asker: Efendim!
General: Ne oldu, yoksa Türk milleti kendi kendini imha mı etti?
Asker: Karargahı gözetleyen bir Türkü yakaladık. Ne yapalım?
General: Bir Türk mü yakaladınız? İyi, onu önce bir güzel öldürün sonra asın. Hayır hayır, önce asın sonra öldürün.
Kakaryüs: Efendim, isterseniz önce keselim sonra bir ara asarız. Veya önce asalım sonra keseriz.
Dangalos: Hayır ya, olur mu! Yakalamışız bir kere, önce öldürelim sonra ifadesini alır, neler bildiğini öğreniriz.
Kaçaryan: Efendim, bence fotoğrafını çekelim ve Anadolu’da on milyon Ermeniyi katleden adam diye gazetelere fotoğrafını gönderelim.
General: Hayır, sen onu buraya getir.
Kakaryüs: Efendim, tehlikeli olmasın. Bu Türlerin ne yapacağı belli olmaz.
Kaçaryan: Bizi falan öldürmesin sonra!
General: Aptallar, o bir esir şu anda. Onu istediğimiz an öldürebiliriz.
(İçeri hızla itilerek sokulan köylü kıyafetinde Mehmet'tir.)
General: Karargahın etrafında ne arıyordun?
Mehmet: Eşeğimi arıyordum.
General: Aptal, burda eşeğin ne işi var? Senin eşeğin evini bilmiyor mu?
Mehmet: Biliyor. Üstelik benim eşeğim ait olduğu evden başka bir yere gitmez. Gitse de yaşayamaz.
General: Eeee, ne diye eşeğini buralarda arıyorsun o zaman?
Mehmet: Benim eşeğim bile ait olduğu toprakların dışına çıkmaması gerektiğini bilir. Ama öyle eşekler var ki kendi memleketleri dışına çıkmakla kalmıyor, oraları kendi vatanları zannediyor. O eşekleri ait oldukları yere göndermek, kovmak için geldim buraya. Benim cesedimi çiğnemedikçe size bu topraklarda rahat yok!
General: Yani seni öldürmemizi mi istiyorsun?
Mehmet: Ya bu topraklardan defolup gidersiniz ya da en son Türk askeri de ölünceye kadar bu vatanı savunuruz.
Kakaryüs: Bir dakika! Bu Türk az önce bizi galiba kendi eşeğine benzetti, değil mi?
Mehmet: Evet öyle yaptım, nihayet anladınız. Ne var, bir itirazın mı var?
Kakaryüs: Hayır canım, ne itirazım olabilir ki. Zaten babam da bana hep eşşoğlueşşek derdi.
General: benim merak ettiğim şey şu: Şimdi seni biz burada öldürebiliriz. Ama buna rağmen bize meydan okuyorsun. Bunu hangi akılla yapıyorsun?
Mehmet: Biz bunu akılla yapmıyoruz, yüreğimizle yapıyoruz. Aklımızla bir iş yapacak olsaydık kaçardık. Ama yüreğimiz, inancımız buna engel oluyor.
General: Allah Allah, şimdi sizin karşınızda en modern silahlarla donatılmış bir ordu var. Bu orduya neyle karşı koymayı düşünüyorsunuz?
Mehmet: Her şeyimizle karşı koyacağız.
General: Eeee, bu ne kadar sürecek?
Mehmet: Bu mücadele en son Türk askeri de ölünceye kadar sürecektir. Siz, bu toprakları bütün Türklerin cesetlerini tek tek çiğnemedikçe alamazsınız.
General: Siz öyle zannedin bakalım. Basit bir köylüsün ama cesaretine hayran kaldım doğrusu. Bu cesareti hangi marketten aldıysan söyle, şu yanımdaki salaklar da gidip biraz alsınlar.
Mehmet: Cesaret satılmaz.
General: Öyle mi? Kusura bakmayın beyler şansınızı yitirdiniz. Cesaret satılmıyormuş. Siz korkak kalacaksınız.
Mehmet: cesaret satılmaz, alınmaz. Cesaret atalardan miras kalır. Ben cesareti atalarımdan öğrendim. Bana vatan uğrunda ölmeyi, şehit olmayı onlar öğretti. Topla tüfekle değil yürekle savaşıldığını onlar öğretti. Hürriyeti onlar öğretti. Birliği beraberliği onlar öğretti. Vatanın bölünmez bir bütün olduğunu onlar öğretti.
General: Ne güzel. Bize atalarımız insanları sırtından hançerlemeyi öğretti. Bize atalarımız savunmasız insanları, çocukları, yaşlıları öldürmeyi öğretti. Bize atalarımız kadınların namusuna yan gözle bakmayı öğretti. Aramızdaki fark bu işte! Senin cesaretini takdir ettim. Ölüme meydan okuyuşunu hayranlıkla izliyorum. Seni serbest bırakacağım. Ama tek bir şartla: Diz çöküp söylediklerin için, benden ve bütün Yunan halkından özür dileyeceksin.
Mehmet: Eeee.
General: Ben de seni serbest bırakacağım.
Mehmet: Biz sizlerin karşısında eğilmemek için savaşıyoruz, sen benden diz çökmemi istiyorsun. Biz vatanımızı elimizden almaya çalıştığınız için sizinle savaşıyoruz, sen benden özür dilememi bekliyorsun.
General: Ama hayatını kurtaracaksın. Diz çök ve özür dile sonra kurtul.
Mehmet: ben senin karşında diz çökersem vatanıma ihanet etmiş olurum, cephelerde savaşan kardeşlerime ihanet etmiş olurum. Milletime ihanet etmiş olurum. Eğer senden özür dilersem atalarıma ihanet etmiş olurum. Anama, babama, kardeşime ihanet etmiş olurum. Hatta kendi kendime, yüreğime ihanet etmiş olurum. Karşınızda asla başım eğilmeyecektir.
General: Aptal Türk! İşte beyler, Türk askeriyle aramızdaki fark bu: Bu milletin insanı, bizim karşımızda diz çökmektense ölmeyi tercih ediyor. Boyun eğerek şerefsizce yaşamaktansa şerefiyle ölüme koşuyor. Türk askerinde bu ruh olduğu sürece biz bu milleti yenemeyiz. Götürün bunu ve öldürün. Zaten diz çöküp yalvarsaydın da öldürülecektin. O zaman şerefsizce ölecektin, şimdi şerefinle ölüyorsun.
Mehmet: Alçaklar! Öldürün beni, öldürün! Ama unutmayın, en son Türk askeri de öldürülmedikçe asla bu topraklarda kalamazsınız. Bir köylü Mehmet ölür ve analar bin köylü Mehmet doğurur. Bir Mehmetçik şehit olur, bin Mehmetçik doğar!
(Perde kapanır.)

*Perde tekrar açıldığında bir mezar taşı, taşın üzerinde Mehmet’in vasiyeti olan dörtlük vardır. Anne, baba ve küçük çocuk mezarın başında hüzünlü hüzünlü beklemektedir. Fonda Makber parçası çalar.
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
  #7  
Alt 23-04-10, 10:02
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart

T.B.M.M AÇILIŞI
23 nisan piyesleri
KONUŞMACI – Osmanlı devleti 1. Dünya savaşından yenik çıkmasından sonra Mondros Ateşkes Antlaşmasını imzalamak zorunda kalmıştı.Bu anlaşmaya göre ordumuzun silahları elinden alınmış ve ordumuz dağıtılmıştı.Düşmanlar istediği yerleri işgal etmeye başlamıştı.Mustafa Kemal ve arkadaşları yurdumuzu düşman işgalinden kurtarmak için çalışmalara başlamak üzere İstanbul dan Samsun a gittiler.Halk onları coşkuyla karşıladı. Mustafa Kemal ,Amasya ,Erzurum ve Sivas’ta toplantılar yaparak halkla görüşmeler yaptı. Her ilden bir delege Ankara’ya çağrıldı. 23 Nisan 1920 günü TBMM ‘nin ilk toplantısı yapıldı.Şimdi bu toplantıya gidelim ve konuşmaları dinleyelim.
EN YAŞLI ÜYE –Arkadaşlar en yaşlı üye olarak toplantıyı açıyorum hayırlı olsun.İşgalde ölen şehitlerimiz için sizleri saygı duruşuna davet ediyorum. ( SAYGI DURUŞU YAPILIR) Şimdi meclis başkanı seçimini yapmalıyız.Aday olan üye var mı?
MUSTAFA KEMAL – Ben adayım sayın başkan.
EN YAŞLI ÜYE – Başka aday var mı? El kaldırarak oylama yapmak istiyorum. Mustafa Kemal’i kabul edenler ( SAYAR ) Kabul etmeyenler
( SAYAR) Kabul edilmiştir. Hayırlı olsun. Buyurun Mustafa Kemal bey .
MUSTAFA KEMAL- Arkadaşlar teşekkür ederim. Sayın delegeler bildiğiniz gibi yurdumuz işgal altında ,padişah İstanbul’da ve elinden hiçbir şey gelmiyor.Ben Amasya ,Erzurum ve Sivas’a gittim , halkla konuştum . Halk bu işgale dur demek ve bağımsız yaşamak istiyor.Biz de TBMM olarak burada bazı kararlar almak zorundayız. Söz almak isteyen üye var mı?
1.ÜYE – Ben söz istiyorum sayın başkan.
MUSTAFA KEMAL- Buyurun sayın üye.
1.ÜYE- Sayın delegeler savaştan yeni çıktık ,silahımız yok , cephanemiz yok, ordumuz yok , insanlar aç sefil . Yani halk bu durumda savaşamaz.Benim fikrim İngiliz hükümetinin bizlere daha önce çok yardımları oldu, İngilizlerle birlikte yaşayabiliriz. ( OTURAN ÜYELER MASALARA VURARAK- HAYIR HİMAYE KABUL EDİLEMEZ , BAĞIMSIZLIK İSTİYORUZ) 1. ÜYE KÜRSÜDEN İNER
2.ÜYE – Ben de söz istiyorum sayın başkan.
MUSTAFA KEMAL-Buyurun sayın üye .
2.ÜYE- Arkadaşımın fikirlerinin bir bölümüne katılıyorum. Ancak İngiliz hükümeti konusunda yanılıyor ,İngilizler bize hiçbir zaman yardım etmedi. Benim fikrim İtalyalardan yana .(OTURAN ÜYELER –HİMAYE KABUL ETMİYORUZ BAĞIMSIZLIK İSTİYORUZ BAĞIMSIZLIK –MASALARA VURULUR AYAĞA KALKILIR) ÜYE KÜRSÜDEN İNER
MUSTAFA KEMAL –Sayın üyeler burası TBMM ‘i burada herkes bağımsız olarak fikrini söylemelidir, lütfen dinleyelim.
3.ÜYE – Söz almak istiyorum başkanım.
MUSTAFA KEMAL – Buyurun .
3.ÜYE –Sayın üyeler biz burada TBMM’ni kurduk ,bazı kararlar almaya çalışıyoruz, padişah hazretleri efendimiz bu işe ne der ?
ÜNSAL----(OTURAN BİR ÜYE – PADİŞAHI ÇOK YAŞA )
-İLKER----- OTURANLAR – Padişah İstanbul’ da hiçbir şey yapamaz.
Padişah efendimiz bir çıkış yolu bulacaktır elbet. (SIRALARA VURULUR ÜYE İNER)
HALİDE EDİP – Söz istiyorum sayın başkan.
MUSTAFA KEMAL- Buyurun Halide hanım.
HALİDE EDİP –Ağalar , beyler sizler neler söylüyorsunuz? Söylediğinizi kulağınız işitiyor mu?Binlerce vatan evladının kanlarıyla sulanmış bu toprakları nasıl olurda manda yönetimine bırakalım dersiniz?Yüzyıllarca bağımsız yaşamış bir ulusu nasıl olurda başka ülkelerin boyunduruğu altına verelim dersiniz .Binlerce şehidimiz ,gazimiz bunun için mi savaştı? Şehitlerin kemikleri sızlamaz mı? Ne İngiliz ne İtalyan ne Fransız ne de başka ülkenin himayesinde olma düşüncesi millete ,vatana ihanettir. Savaşarak bağımsızlığımızı kazanmalıyız. Yaşasın vatan yaşasın vatan......(BÜTÜN ÜYELER AYAĞA KALKAR YAŞASIN VATAN DİYE BAĞIRIRLAR ALKIŞLARLA OTURUM KAPANIR) 23
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 18:07 .

Designed by: vBSkinworks
Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Ad Management plugin by RedTyger