#1  
Alt 07-07-10, 15:35
Leyla_Mecnun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Leyla_Mecnun Leyla_Mecnun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Yazarımız
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 325
Teşekkür etmiş: 127
221 konudan, toplam 427 Teşekkür almış
Standart Hiçlik Makamı




Hiçlik Makamı

Halkın içinde tebdil-i kıyafet gezen bir hükümdar, tarlasında çalışan yaşlı bir adama yaklaşır.
Selamlaşırlar. Yaşlı adam yolcunun sıcaktan bunaldığını düşünerek ona ayran ikram eder.
Daha sonra sohbet etmeye başlarlar.
Hükümdar yaşlı adamın sözlerinden etkilenir ve ona kim olduğunu sorar.

Yaşlı adam:
- Hiç, diye cevaplar .

Hükümdar merak ve şaşkınlıkla:
- Ne demek bu? Senin muhakkak bir adın ünvanın vardır, der.

Yaşlı adam yine:
- Hiç, der.

Hükümdar bu sefer kendiyle alay edildiğini zannıyla:
-Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Ben bu ülkenin hükümdarıyım, der.

Yaşlı adam bu durum karşısında durumu izah etmeye çalışır:
- Peki hünkarım şimdi siz bu ülkenin hükümdarısınız, bundan sonra ne olmayı planlıyorsunuz? diye sorar.

Hükümdar şaşkın bir tavırla:
- Hiç ,diye cevaplar.

Yaşlı adam gülümseyerek:
- Hünkarım, işte ben sizin hükümdarlıktan sonra ulaşacağınız o mertebedeki adamım, der
Alıntı ile Cevapla
Leyla_Mecnun kardeşimizin mesajına 3 kişi teşekkür etmiştir.
aysunur (07-07-10), güller (07-07-10)
  #2  
Alt 07-07-10, 15:49
güller - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
güller güller isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Administrator
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Nerden: Bu zaman imanı kurtarma zamanıdır.
Mesajlar: 12.028
Teşekkür etmiş: 8.331
5.245 konudan, toplam 8.903 Teşekkür almış
Standart

Düşünmek ve algılamak nazarı......her söz gönülde makes bulacak bakılan zahir de olsa batını saklayan bir yan yokmudur.
Bakarsın baktığın ruhun gönül süzgeçine yansımazsa mana-ı harfi görmezse ne nazardır.
her sözde ne hikmetler vardır.Hiç sandığında bile ademin yokluğunun erimesi ummanda azmıdır.
Emeğine sağlık canım leylam.
__________________
Kur’an, gerçek iyileri,
“ahidleştiklerinde ahidlerine vefa gösterenler”
ifadesiyle tarif eder.
Vefa, bir mümin özelliği, vefasızlık ise münafık özelliğidir. Peygamberimiz (sav), münafıkların özelliklerinden söz ederken onların üç özelliğini şöyle sıralar:
“Konuştuğu zaman yalan söyler. Söz verdiği zaman sözünü tutmaz. Emanete ihanet eder.”
Alıntı ile Cevapla
güller kardeşimizin mesajına 2 kişi teşekkür etmiştir.
aysunur (07-07-10), Leyla_Mecnun (07-07-10)
  #3  
Alt 10-07-10, 02:36
Leyla_Mecnun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Leyla_Mecnun Leyla_Mecnun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Yazarımız
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 325
Teşekkür etmiş: 127
221 konudan, toplam 427 Teşekkür almış
Standart

Ey Aşk

Kaç yıl oldu yolunu bekliyorum biliyormusun?
Bırakmıştım ruhumu öylece mülkün sahibine emanet
Hayat bulsun,özgürlük bulsun,Aşk bulsun diye
Önce bendim,sonra sen oldum,şimdi ise bir hiç'im
Eğer Aşk'ı bulamazsa , ölüm demektir bu hiç'e


Ey Aşk

Ruh hislerin zirvesinde ,dil suskunluğa mahkumken
İzin ver yaklaşayım, adım adım, usulcana yanıbaşına
Hayat bulsun,neşe bulsun,Aşk bulsun diye
Kavuşsun ruhum nurunla aydınlansın kalbim
Eğer Aşk la buluşamazsa , ölüm demektir bu hiç'e


Ey Aşk

Üşürüm ,nefes alamam izin vermezsen seni anmaya
Adın yazılsın kalbime , evim olsun anahtarı ki sende
Her gelişinde Sadakat bul, zikir bul muhabbet bul
Ey Can evsiz bırakma , o evde sensizde bırakma
Eğer Aşk'a açmazsa anahtar,ölüm demektir bu hiç'e


Ey Aşk

Bu günümde ve yarınımda tek temennim duam
Mecnunu,keremi,ferhatı bulduğun gibi ansızın
Beni de bul AŞK ,bulunmanın en güzel şekliyle
Son demde düğününe hazırlanan Mevlana misali
Eğer Aşk fenaya taşımazsa ,ölüm demektir bu hiç'e



Leyla_Mecnun
Alıntı ile Cevapla
Leyla_Mecnun kardeşimizin mesajına 2 kişi teşekkür etmiştir.
güller (10-07-10)
  #4  
Alt 11-07-10, 16:41
Leyla_Mecnun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Leyla_Mecnun Leyla_Mecnun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Yazarımız
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 325
Teşekkür etmiş: 127
221 konudan, toplam 427 Teşekkür almış
Standart

Mesnevi Dersleri-Hiç Olmak
M. Sait Karaçorlu



MA ÇÜ ÇENGİM Ü TU ZAHME MİZENİ / ZARİ EZ MA Nİ TÜ ZARİ MİKUNİ
MA ÇÜ NAYİM Ü NEVA DERMA Zİ TÜST / MA ÇÜ KUHİM Ü SADÂ DER MA Zİ TÜST

İlahi! Biz Çeng denilen çalgıyız, çalan sensin, ağlayan inleyen de biz değiliz, ağlatan sensin


İlâhî! Biz ney gibiyiz, bizden çıkan ses senden gelir, dağ gibiyiz, seda sendendir.

Çeng ve Ney; iki müzik aletidir. Her müzik aleti gibi ses çıkarması bir müzisyene bağlıdır. “Biz ney ve çeng gibiyiz” çıkardığımız sesler de davranışlarımız da daha genel ifadesiyle bütün fiillerimiz de kendimizden değildir. Ney bir neyzene çeng bir müzisyene muhtaçtır. Neyzen neye üflemese neyden ses çıkar mı? Neyin o yanık o hüzünlü sesi aslında neyzenin nefesidir. Biz de neyin yanık sesine benzer sesler çıkarıyorsak, ağlıyor inliyorsak bizden değil, sendendir. Sadece bizden duyulan ağlama ve inleme sesleri değil, bazen dağlardan da sesler gelir. Dağlardan gelen sesleri de çıkaran bizzat dağın kendisi değildir. Eğer dağdan gelen bir ses duyarsak biliriz ki o ses bir başkasının sesinin aksi sedasıdır.

MA ŞÜ ŞATRANCİM ENDER BÜRD Ü MAT / BÜRD Ü MAT-İ MA Zİ TÜST EY HOŞ SIFAT

Ey güzel sıfatlı Rabbimiz! Mat olsak da mat etsek de biz sadece satrancız, yenmek de yenilmek de sendendir.

Hayat bir satranç tahtasının üzerindeki taşların hareketi gibidir. Her bir taş kendine mahsus hareketiyle bir kareden diğerine geçer. Bazısı bazısını yer. Oyunun sonu bir tarafın mat olmasıyla biter. Mat olan yenmiş mat edilen yenilmiş olur. Bütün bunlar olup biterken satranç tahtasının üzerindeki taşların mat etmeye veya mat olmaya etkisi olmaz. Her bir taşın hareketi satrancı oynayan ustanın düşündüğü hamleyi yapmasıdır. Asıl mat eden satrancın taşlarını yerinden oynatandır. Yenenler “ben yendim” derse kendisine yenme gücünü vereni unutmuş olur. Satranç taşının rakibini “ben mat ettim” demesinden farksız olur.

MA ADEMHÂYİM Ü HESTİHÂY-İ MA / TÜ VÜCÛDİ MUTLAKİ FANİ NÜMA

İlâhî! Biz hiçiz, varlıklarımız dahi yoktur, yokluğu gösteren sensin, varlığı mutlak olan yine sen.

Varlığımız nedir ki bizim? Yokken var olduk. Her birimiz varlığı yokluktan bulduk. “Hiç” olduğumuzu idrak etmemiz; aslımızı bulmamızdır. Aslımız “hiç” olduğuna göre “ben, ben, ben” demenin ne anlamı olacak? Yokluğu yaratan ve yokluğu var ettiğine gösteren de sensin. Ama sen yokluktan da varlıktan da ötede varlığı mutlak olansın. Sen varlığı bir başka varlığa muhtaç olmayansın. Sen varlığı bir başkasından olmayansın. Sen varlığı kendinden olansın. Bizim varlığımız yokluğun zıddı olduğu için var. Sen zıddı, misli benzeri ve ortağı olmayansın. Bizim varlığımız sana muhtaç olduğu için biz; hiçiz. Bizim varlığımız yine senin tayin ettiğin kendi dışımızdaki sebeplere bağlı olduğu için hiçiz. Bizim kendi başımıza ne var olmaya ne de varlığımızı iddia etmeye gücümüz yeter. Öylesine hiçiz ki; bize dair şeylerin hepsi bizim dışımızdan gelir. Annemizi, babamızı, soyumuzu, sopumuzu, boyumuzu, derimizin rengini, gözümüzün rengini, saçımızın şeklini seçemiyoruz ki varlık iddiasında bulunalım. Bizim varlığımız mecazi bir var oluştur. Gücümüz de yaptığımız ettiğimiz de ağlayışımız, inleyişimiz, yenilişimiz veya yenişimiz de mecazidir. Hepsi senin kudret elinden sonra ortaya çıkar. Senin kudret elin olmasaydı bunlar da olmayacaktı.

MA HEME ŞİRAN VELİ ŞİR-İ ÂLEM / HAMLE ŞÂN EZ BAD BAŞED DEMBEDEM
HAMLE ŞÂN PEYDA VÜ NA PEYDAST BAD / AN Kİ NA PEYDAST HERGİZ KEM MEBAD

Hepimiz şekilde aslanlarız, ancak sancaklardaki aslan resmi gibiyiz, o aslanların hepsi rüzgâr estikçe kıpırdar.
Görünen kıpırdayan aslan resmi, görünmeyen rüzgârdır, o görünmeyen rüzgar bir dem bile eksik olmasın.

Varlığımız öylesine bir hiçlik içindeki, varlıklar arasındaki biri diğerine göre hiç sayılacak katmanlar gibi. Gerçek bir aslanla bir aslan arasındaki fark gibi. Bir aslan resmi ile gerçek bir aslan aynı şey midir? Gerçeğine nispetle resim hiç gibidir. Hani o bazı bayraklarda bazı sancaklarda yapılmış aslan resimleri olur. Bayrağı rüzgar kıpırdattıkça üzerindeki aslan resminin bir yerleri kıpırdar. Rüzgar bayrağı sallar, bayrağın üzerindeki aslan resminin başı sağa sola döner. Göz yanılır, resimde ki aslan gerçek bir aslan da başını sağa sola oynatıyor zannedilir. Hatta belki küçük bir çocuk gerçek aslanı hiç görmemiş, resimle gerçek arasındaki farkı anlayamayacak kadar zekası gelişmemiş birisi resimdeki aslanın kafasını sallayışından üzerine doğru gelen bir tehlike sanrısıyla korkuya düşebilir. Aslında biz tıpkı o resimde ki aslan gibiyiz. Hareket edebilmemiz bizi hareket ettirecek bir rüzgara bağlı olmasına rağmen rüzgarın varlığını unutup kendi başımıza hareket edebilirmişiz yanılgısına düşmekteyiz. Bize hareket etme gücünü sen vermeseydin, kaslarımızı, sinirlerimizi, kemiklerimizin oynar başlıklarını üreten hücrelere ne yapacaklarını öğretmeseydin bizim resimdeki aslandan ne farkımız olacaktı? Ama aslan resmini görene ve fakat ona hareket etme kabiliyetini bahşedeni yani onu oynatan rüzgarı göremeyene ne söylesek nafile. Çünkü resim görünür, rüzgar görünmez. O rüzgarı bizden bir dem eksik eyleme. O rüzgar olmasaydı hiçliğimizi idrak edemeyecek kadar hiç olacaktık. O rüzgarı bir dem bizden uzaklaştırma. Uzaklaştırma ki hiç olduğumuzu unutmadan seni tesbih edelim.

BAD-İ MA VÜ BUD-İ MA EZ DAD-İ TÜST / HESTİİ MA CÜMLE EZ İCAD-İ TÜST

İlâhî! rüzgârımız da varlığımız da senin ihsânın, gayretimiz senin merhâmetin, ahvâlimiz senin icadın.

Bizi var eden bütün sebepler, varlığımızın sebep olduğu bütün sözler, bütün gayretler bütün fiiller senin merhametinin eseridir. O sonsuz ve sınırsız merhametin olmasaydı yokluk âleminden varlık âlemine geçemezdik. Varlık âlemine geçtikten sonra sahip olduğumuz bütün yeteneklerimiz ve becerilerimiz senin bağışlamanın ve cömertliğinin sonucu. Aklımız, elimiz, ayağımız, muhakeme gücümüz, adım atışımız, iyilik eden ve iyiliğe vesile olan bütün davranışlarımız, sana niyaz eden dilimiz, seni zikreden, seni tesbih eden gönlümüz bildiğimiz bilmediğimiz bütün güzelliklerimiz senin icadındır. Bunları meydana getiren her kıpırdanış senin lütfün ile olur.

LEZZET-İ HESTİ NÜMUDİ NİST RA / ÂŞIK-I HOD KERDE BUDİ NİST RA

İlâhî! Yokluğa varlığın lezzetini tattıran senin kudretin, yoku var eden senin aşkın.

Senin mutlak varlığına nispetle bütün mahlukat yoktur. Ama senin sanatın, senin sonsuz kudretin hiç mesabesinde olan mahlukata varlık lezzeti göstermiştir. Aşk nimeti ile mukaddes kılmıştır. Yok senin aşkınla var olmaya hamle kılmıştır. Yoku var eden senin aşkındır.

LEZZET-İ İNAM HOD RA VA MEGİR / NAKL Ü BADE CAM-I HOD RA VA MEGİR

İlâhî! Aşkını, varlığının lezzetini bizden uzaklaştırma, muhabbet sofranı, kadehini, mezeni eksik etme.

Sadece yok iken var olmak değil, var olduktan sonra da verdiğin nimetleri saymak istesek sayamayız. Ruh, akıl, beden, bunların varlığını devam ettirecek her türlü imkan, hava, ateş, su, toprak, ışık, sağlık ne varsa hepsi senin çeşit, çeşit nimetlerindir. Sayılamayacak kadar çok, kavranamayacak kadar çeşitli, ihata edilemeyecek kadar geniştir. Her bir nimetin senin merhametinin senin cömertliğinin eseridir. Nimetlerini fark edebilmek dahi bir başka nimetindir. Nimetlerini, merhametini, aşkını, şükrünü eda edecek iman nurunu eksik eyleme bizden. Azaltma. Karanlıkların içine atma.

VER BİGİRİ KİST CÜST Ü CU KÜNED / NAKŞ BA NAKKAŞ ÇÜN NİRÜ KÜNED
MENGER ENDER MA MEKÜN DER MA NAZAR / ENDER İKRAM Ü SEHÂY-İ HOD NİGER

İlâhî! Eğer uzaklaştırırsan kimin gücü yeter uzanıp da almaya, hangi nakış nakkaş ile savaşa tutuşabilir?
İlâhî! Bize, bizim kusurumuza bakma, kendi ikramına, cömertliğine, merhâmetine bak.

Biz sadece nakkaşın resmettiği bir nakış hükmündeyiz. Nakkaş olan sensin. Sen en büyük sanatkâr, sen hangi desenin nerede olacağına karar veren hâkim-i mutlaksın. Biz kainatın büyüklüğü içinde küçük bir nakış iken nasıl nakkaşın neyi nasıl yapacağına karışabiliriz? Eğer sen nimetlerini bizden kesersen, biz nasıl uzanıp da onları geri alabiliriz? Hangi kulun gücü, kesilmiş nimeti tekrar almaya yetebilir? Senin merhametin bu nimetleri asla kesip atmaz, asla bitirmez, asla yoksun bırakmaz. Eğer biz nimeti kesecek bir yanlışa düşmüş isek, bizi bağışla, kesilmesin nimetlerin üzerimizden. Sığınmayı nasibet bizlere, cömertliğine, merhametine.

MA NEBUDİM Ü TAKAZA MA NEBUD / LÜTF-İ TU NA GÜFTE-İ MA MİŞÜNUD


İlâhî! Biz yoktuk, talebimiz takazamız da yoktu ama senin lütuf ve merhametin söylemediğimiz duayı işitirdi.

Bizi yoktan var etmenin öncesinde ne varlığı bilirdik, ne nasıl var olacağımızı, ne de neyi nasıl isteyeceğimizi. Ey söylemediğimiz duayı işiten! Ey istemeyi bilmediğimiz nimetleri istemeden bahşeden! Arsızlığımıza, nankörlüğümüze, doymayan gözümüze, sürekli didişen, kavga eden tarafımıza bakma bizim. Lütfün ve merhametin yeter bize.

NAKŞ BAŞED PİŞ Ü NAKKAŞ Ü KÂLEM / ACİZ Ü BESTE ÇÜ KÛDEK DER ŞİKEM
PİŞ-İ KUDRET HÂLK-I CÜMLE BÂRGEH / ACİZAN ÇÜN PİŞ-İ SÜZEN KÂR GEH
GAH NAKŞ-İ DİV Ü GEH ÂDEM KÜNED / GAH NAKŞ-İ ŞÂDİ VÜ GEH ĞAM KÜNED

Nakkaşın önünde nakış anasının karnındaki çocuk gibi aciz.
Bütün mahlukat kudretinin önünde, iğnenin karşısındaki gergef gibi aciz.
İğne gergefe batar, bazen şeytan deseni çıkar ortaya, bazen insan, bazen neşe ve mutluluk, bazen keder ve elem.

Biz şu anda hayat katmanlarından bir tanesindeyiz. Annemizin karnında bir cenin iken de bir hayatımız vardı. Işıktan, yiyecekten, içecekten, solumaktan yoksun bir hayattı. Ama vardık ve canlıydık. Orada ne kadar aciz, ne kadar yoksun ne kadar bir başka varlığın varlığına muhtaç idiysek şimdi de öyleyiz. Her ne kadar ışık, ses, teneffüs ve irade imkanımız var ise de her halükarda varlığımızın devam etmesi yine bir çok bizim dışımızda başka varlığa bağlı. Yine aciz yine zavallı durumdayız. Bundan sonraki hayatın nimetleri ve imkanlarıyla kıyaslarsak ana karnındaki ceninden pek de farkımız yok.

Senin kudretinin sonsuzluğu karşısında bir hiçiz.

Senin kudretinin karşısında olsak, olsak iğnenin işlediği gergef gibiyiz. Anne karnındaki o cenine, şekil ve biçim veren, ses, koku, kan, beden ve güzellik veren senin sonsuz kudretindir. O kudret eli bir iğnenin gergef üzerindeki kumaşa desen çizmesi gibi bizi biçimlendirdi. Bize şekil verdi, hareket kabiliyeti bağışladı. Gergef üzerinde gerilmiş duran kumaş; şekiller biçimler desenler çizen iğneye direnebilir mi? Ben o şekli değil bu şekli istiyorum demek gibi bir seçme hakkı olabilir mi? İğnenin karşısında gergefe gerilmiş kumaş nasıl aciz ise biz de senin kudret elinin altında öylesine aciz ve kudretten yoksunuz. Hiçiz.

Eğer hiçliğimizi idrak edebilirsek senin kudret elin gönlümüze ne desenler çizer, nasıl süsler, nasıl güzelleştirir. Manevi desenlerle bezenebilmek için hiçliğimizi idrak edecek kadar idrak ver bizlere.

Hangi desenin ne için çizildiğini her birinin sebep ve hikmetini anlamaktan da aciziz. Desenlerin bazılarından insan sureti bazılarından şeytan deseni çıkar. Bir desen mutluluk ve sadettir. Bir başkası elem ve kederdir. Hangisi neden öyledir, bilmekten aciziz. Bazen bir mutluluk deseni bir sevabın mükafatı olur. Bazen bir elem ve keder deseni muhtemel bir günahın önünde set ve engel içindir. Hırsızlık yapacak adamın ayağının kırılmasına sevinmesi lazım gelirken üzülür. Bunları bilemeyeceğimiz için, gergefteki kumaşın iğnenin yapacağı desene teslim olması gerekir. Sen Kur’an-ı Kerim’de hiçbir kuluna zulmetmeyeceğini beyan buyurduğuna göre her elem ve keder deseninde dönüp kendimize bakacak, istiğfar edecek izan ve irfan ver bizlere.

DEST Nİ TA DEST CÜNBANED BİDEF / NUTK Nİ TA DEM ZENED DER DÂRR U NEF’

Mahlukun itiraz edecek gücü, zarar veya fayda için söz söylemeye nutku yoktur.

Senin iraden bir defa tecelli etti mi, artık onun karşısında hiç kimse duramaz, söz söyleyemez, itiraz edemez, direnemez, karşı çıkamaz. Bunları yapacak ne gücü vardır, ne kudreti, ne de söz söylemeye nutku olur. İktidarı, iradesi, aklı, nutku bitenin aczi hiçliktir. O hiçlik içinde varolur insan, o hiçlik içinde senin sonsuz kudretine, sonsuz merhametine, sonsuz rahmetine sığınır ise aklı ve iradesi, nutku ve iktidarı olan birisi olur. Tevekkül makamına erer, yakın tuttuklarının arasına girmiş olur.

Bizi onlara yakın eyle Allah’ım!

M. Sait Karaçorlu
Alıntı ile Cevapla
Leyla_Mecnun kardeşimizin mesajına 1 kişi teşekkür etmiştir.
güller (11-07-10)
  #5  
Alt 11-07-10, 16:44
Leyla_Mecnun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Leyla_Mecnun Leyla_Mecnun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Yazarımız
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 325
Teşekkür etmiş: 127
221 konudan, toplam 427 Teşekkür almış
Standart

Mehmet Soysal

'BİR ŞEY' OLABİLMEK

Adam; yıllar önce kasabadan, köyden 'bir ceket', 'tahta bir valiz' ile kopup da gelen; saçlarını döken, ağartan ve 'adam' lığını unutan kalabalıkların 'kuru telaş' larını seyrediyordu...
'Bir şeyler olabilmek' uğrunaydı...
Bu telaşın adını ne hikmetse herkes işine geldiği gibi koymaktaydı...
Adam; kalabalıkların koşuşturmalarını, yasak bir ülkenin sınır boyundaki ara bölgede bekleyen ve kimliksiz kalan 'vatansız' ların anlamsız bir merhamate teslim oluşuna benzetiyordu...
Ve 'boşlukta sallanan adam' lardan farkları yoktu.
'Bir şey olabilmeye' doğru dört nala at koşturmuş 'yağız atlı süvari' ler gibi meçhul bir uçurumun eşiğinde durmuş olanlar geç de olsa anlamışlardı ki, ölüm de peşleri sıra gelmişti...
*
'Bir dünyanın eşiğinde' nefes bitmişti.
Karanlıkta kurulan yel değirmenlerine geceler boyunca sular taşındı, gizlice, haince...
'Bir şeyler olabilme' uğrunaydı.
Kimselerin bilmediği, görmediği zannedildi!
Üç kuruşa, ucuz pazarların tezgahlarında 'asırlık dava' bezirganca satıldı...
*
'Bir şeyler olabilmek' miş tüm ihanetlerin bahanesi...
'Bir yerlere gelebilmek' miş 'esas duruşlar' daki; itaatin sırrı...
'Bir şeyler alabilmek' miş anlamsız telaşların hikmeti...
'Bir şey olabilmek' değilmiş marifet, 'bir hiç olabilmek' asıl marifet imiş...
Kırk yıl, Tapduk Emre'ye odun taşıyan Yunus gibi, kaybolup gitmekmiş...
Alıntı ile Cevapla
Leyla_Mecnun kardeşimizin mesajına 2 kişi teşekkür etmiştir.
güller (11-07-10), vuslat (11-07-10)
  #6  
Alt 11-07-10, 16:57
Leyla_Mecnun - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Leyla_Mecnun Leyla_Mecnun isimli Üye şimdilik offline konumundadır
Yazarımız
 
Üyelik tarihi: Mar 2009
Mesajlar: 325
Teşekkür etmiş: 127
221 konudan, toplam 427 Teşekkür almış
Standart

Hiçlik

Osman Nuri Topbaş Hocaefendi

HER ŞEY HİÇLİKTEN SONRA BAŞLAR

Bu gönül kıvâmıyla yaşanan bir ibâdet hayatı, kulu Hakk’a dostluk iklîmine yüceltir. Zira kalbin pencereleri, hiçlikte mesâfe alınmadan açılmaz…

Bu yüzden hiçliğin zıddı ve düşmanı olan “benliği” mümkün olduğunca bertaraf edebilmek, tasavvufun en mühim meselelerinden biridir. Nitekim insanı bu hususta îkaz eden ifâdelere sahip hüsn-i hat levhalarının dergâh duvarlarını süslemesi, öteden beri süregelen güzel bir an’anedir.

Bu îkaz levhalarından birinde de “ هيچ/ hîç” ifâdesi yer alır ki; ilâhî esrardan nasîb alabilmenin, evvelâ nef*sâniyetin bertarâf edil**me*sine bağlı olduğunu telkin eder. Yani benlikten sıyrılıp hiçliğe varılmadan mânevî tekâmülden söz edilemez.

Her insanın iç âlemi, fücur ve takvâ temâyülleri arasında bir seyir takip eder… Nefsânî hayat, her hâdisede dâimâ “benlik”; rûhânî hayat ise “hiçlik” yani her nîmetin Allâh’ın lutfu olduğu telkini verir.

İçimizdeki kavga da, benlik ile hiçliğin kavgasıdır. Nefsânî arzuları ve fücûru bertaraf edebilirsek “ben”i, yâni kibir, gurur ve enâniyeti “hiç”e döndürürüz. Mânevî olgunlaşma yolunda her şey de “hiç”i “ben”e gâlip getirdikten sonra başlar.
مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ / “Nefsini bilen, Rabbini de bilir.” sırrı bu noktadan sonra idrâk edilir, yani “mârifetullah” / “Rabbi kalben tanıyabilmek” nasîb olur.

Hiçlik hâline ulaşarak mâ*ri*fe*tul*lah’tan nasip almış bir mü’min, bu fânî cihandaki ilâhî sır ve hikmetleri gönül âleminde okumaya başlar. O bahtiyar kul hakkında, ârifler sultânı Abdülkâdir Geylânî Hazretleri’nin Hak katından mânen işittiği:

“Ben insanın sırrıyım…”1 hikmeti tecellî eder.

Bunun içindir ki Hak dostları ömürleri boyunca -tâbir câizse- benliğe iptal damgası vurabilmenin gayreti içinde olmuşlar ve:

“Bir kişide benlikten bir harf kalırsa, o Allah dostu olamaz.” buyurmuşlardır.

Zira Hakk’ın dergâh-ı izzetine yol bulabilmek için evvelâ benlik perdesini aradan kaldırmak gerekir. Bunun içindir ki ârif gönüller; “Sen çıkınca aradan, kalır seni Yaratan.” demişlerdir.

Hak dostu Mevlânâ Hazretleri, benliğini hiçliğe dönüştürüp Hak’ta fânî olabildiği içindir ki, cüzzamlıların bulunduğu havuza girmiş ve mânevî bir tasarrufla o muzdarip gönülleri ihyâ etmiştir.

Bahâuddîn Nakşibend Hazretleri, benlik engelini aşabilmek için hayvanlara bile hizmet etmiş, yoldan geçen mahlûkâta yol vermiş, “beni de onu da yaratan Cenâb-ı Hak’tır” hissiyâtıyla, nefsini onlarla denk görmüştür.

Bursa kadısı Hüdâyî Hazretleri, gönlündeki varlık ve benlik duvarını yıkabilmek için, hocasının emriyle Bursa çarşısında sırmalı kaftanıyla ciğer satmış, dergâhın abdesthâne temizliği vazifesini sadâkatle icrâ etmiştir. Böylece benliğini sıfırladıktan sonra, mânâ iklîminde mesâfe almaya başlamıştır.

İşte Hakk’ın kudret ve azametini lâyıkıyla idrâk edebilenlerde, ne varlık dâvâsına, ne de benlik iddiâsına mecâl kalır. Bilâkis acziyet ve hiçlik duygusuyla âdeta eriyen bir muma dönerler. Hakk’ın huzûrunda acziyet iksîrini tadarak hiçlik zirvesine ulaşmış olan böyle yüksek istîdatlar, Hakk’ın dostu olurlar.

HİÇ OL Kİ GÜNEŞLER GÜNEŞİ OLASIN…


Büyük Hak dostu Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri de, bütün İslâm âlemini saran şöhretine ve deryâ misâli engin ilmine rağmen, rivâyete göre bir senelik yolculuğun ardından Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri’nin önünde edeple diz çökmüştür. Bütün gurur ve kibir mesnetlerini gönlünden silip atarak ve nefsinin bütün îtiraz ve iğvâlarını susturarak kendisine verilen abdesthâne temizliği vazîfesini sadâkatle yerine getirmiştir. Böylece tevâzû, yokluk ve hiçlik tâcını giymiş, gördüğü mânevî tahsil neticesinde üstâdının iltifatlarına ve mânevî ikramlara mazhar olmuştur.

Nitekim Dehlevî Haz*ret*le*ri’nin der*gâ*hın*dan ayrılık vakti geldiğinde her iki mânâ sultanının da gözlerinde muhabbet damlaları vardı. Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin gelişi ile gidişi arasındaki fark, çok büyüktü. Zira gelişinde ona hiçlik dersi vermek için karşılamaya bile çıkmayan Abdullâh-ı Dehlevî Hazretleri, şimdi onu bizzat ihtirâm ile yolcu etmekteydi. Hattâ Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin bütün mahcûbiyetine rağmen Hazret-i Pîr, atın üzengilerini tuttu ve bu azîz talebesini kendi mübârek elleriyle ata bindirdi. Dört millik mesâfeye kadar da uğurladı. Ardından yanındakilere o mübârek talebesi için:

“–Hâlid, her şeyi aldı, götürdü.” buyurdu.

Demek ki insan, ilimde eşsiz bir mertebeye de ulaşsa, onu mâneviyatla tezyîn etmek zorundadır. Bunun için de mânevî terbiye şarttır. Aksi hâlde insan, nefsin gurur ve kibir bataklığına saplanıp helâk olmaktan kurtulamaz. Nefsini ayaklar altına almayan, mânevî kemâlât zirvelerine tırmanamaz.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri, zâhirî ilimlere ilâveten bâtınî ilimlerde de zirveleştiği için kendisine “Güneşler Güneşi” denildi. Talebeleri çoğaldı, mânevî irşad halkası genişledikçe genişledi. Bugün bile nice ümmet-i Muhammed onun mânevî bereketiyle perverde durumdadır.

Böylesine büyük bir Hak dostu olan Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin mânevî ev*lât*la*rına ve kardeşlerine yazdığı mektupları, bizlere müthiş bir hiçlik dersi vermektedir. Nitekim, öz kardeşine yazdığı bir mektupta kendi hâlini şöyle hulâsa eder:

“…Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki; annem beni doğurduktan bugüne kadar, Allah katında makbul ve mûteber olup hesabı sorulmayacak bir tek hayır işlediğime inanmıyorum.”

Şüphesiz ki o mânâ sultânı Hak dostunu bu hissiyâta sevk eden de, Hakk’ın huzûrunda yaşadığı “hiçlik” hâlidir.

Demek ki bir kul, ne kadar sâlih ameller yapmış olursa olsun, ona güvenmeyip onu eksik görmeli ve dâimâ Allâh’ın rahmetine sığınmalıdır.

Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri böy*le buyurduktan sonra der ki:

“Eğer kendi nefsini bütün hayır işlerde iflâs etmiş olarak görmüyorsan, bu cehâletin en son noktasıdır. Eğer iflâs etmiş olarak biliyorsan, Allâh’ın rahmetinden de ümitsiz olma. Zira Allah Teâlâ’nın fazl u keremi, kul için insanların ve cinlerin (bütün sâlih) amellerinden daha hayırlıdır.

Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

«De ki; Allâh’ın lutfuyla, rahmetiyle (evet) ancak onunla ferahlasınlar. Bu onların toplayıp yığdıklarından hayırlıdır.» (Yûnus, 58)

İbn-i Abbas v bu âyetin tef*sî*rin*de «onların topladıkları» lafzının, «kesbettikleri / kazandıkları» mânâsına geldiğini söyler.

Şeytanın, akıllarıyla oynadığı kimseler gibi Allah Teâlâ’nın fazlına güvenerek ibâdetlerde aslâ ihmâl gösterme! Zikr-i kalbî ile murâkabeye devam et! Yolda yürürken dahî O’ndan ayrılma…”2

Velhâsıl, bütün amellerimiz, tıpkı duâlarımız gibi ilâhî kabûle muhtaçtır. Bu sebeple mü’minin gönlüne hiçbir sâlih ameli sebebiyle ucup ve benlik hâli gelmemelidir.

Öte yandan mü’min bu hususta ifrata kaçarak, ümitsizlik ve yeis içine de düşmemelidir. Hazret-i Yûnus’un kıssası, ümitsizliğe kapılmama husûsunda çok ibretli bir misaldir:

Yûnus u ilâhî tâlimat gereği kırk gün tebliğ edeceği yerde, otuz yedinci günün sonunda hâlâ îmâna gelmeyen kavmine öfkelenerek onları terk etti. Hâlbuki Cenâb-ı Hakk’ın tanıdığı mühletin dolmasına daha üç gün vardı. Fakat Yûnus u ümitsizliğe kapılıp oradan ayrıldı. Bindiği bir gemiden suya atıldı ve hatâsının nedâmeti içinde kendini kınayıp dururken bir balık tarafından yutuldu.

Yûnus u balığın karnında tevbe-istiğfâr etti, zikir ve tesbîh ile meşgul oldu. Âyet-i kerîmede buyrulur:

“Eğer Allâh’ı tesbîh edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri güne kadar onun karnında kalırdı.” (es-Saffât, 143-144)

Diğer bir âyette de Rabbimiz, ümitsizliğe düşmemesi husûsunda Hazret-i Peygamber r Efendimiz’e şöyle buyurmuştur:

“Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine niyâz etmişti. Şâyet Rabbinden ona bir nîmet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka kınanacak bir hâlde ıssız bir diyara atılacaktı.” (el-Kalem, 48-49)

Demek ki kul, dâimâ Rabbinin rahmetine ve nîmetine muhtaç. Bu sebeple hiçbir zaman amellerine güvenip benlik göstermemeli, bunun zıddına onları azımsayıp ye’se de düşmemeli. Son nefese kadar büyük bir mahfiyet içerisinde kulluk vazîfelerini îfâ etmeli, ümit ve korku arasında bir kalbî kıvam ile dâimâ Rabbinin rahmetine sığınmalıdır.

Nitekim yine Hâlid-i Bağdâdî Hazretleri’nin bir başka mektubunda, irşadla vazîfelendirdiği talebelerinden birine yaptığı şu tavsiye de, hiçlik hâlinin pek ibretli bir ifâdesidir:

“…Son nefeste lâzım olacakla meşgul olmanızı, sünnet-i seniyyeye tâbî olmanızı, aldanma yeri olan dünyanın zâhirî güzelliklerine iltifat etmemenizi, -ister az, ister çok olsun- avâmın âdetlerine bakmamanızı (Allâh’ın emirlerine muhâlif âdetlere meyletmemenizi) ve bu fakir kulu muvaffakıyet ve hüsn-i hâtime duâsından unutmamanızı tavsiye ederim.”3

Yani o büyük Hak dostu, son nefesini îman ile verebilme endişesi içinde talebesinden duâ talep etmekteydi.

HİÇLİK DERGÂHI GÖNÜLLER


Sadâkat, hizmet ve vefâ ile müzeyyen nezih bir hayatın ardından ebediyete uğurladığımız muhterem pederimiz Mûsâ Efendi de, sahip oldukları yüksek tevâzû ve mahfiyet hâli ile, kendinde bir varlık hissetmeme ve hiçlik şuurunun canlı bir misâli idiler. Bu hususta vefatlarından sonra da sevenlerine mânidar bir hâtıra bırakarak gönüllerdeki irşadlarına devam ettiler.

Şöyle ki; vasiyetnâmesi açıldığında, daha ilk paragraflarda onun Hakk’ın huzûrundaki hiçlik şuurunu ifâde eden şu satırlarla karşılaştık:

“Her dünyaya gelen, vakti saati, sayılı nefesleri tamamlandıktan sonra ebedî âleme intikal edecektir. Ne mutlu o kimseye ki, hayatını Hak yolunda ifnâ etmiş ve yüzünün akıyla âhirete göçmüştür!..

Fakir de, bu husûsu nasîbim derecesinde bilebildiğim hâlde, lâyıkıyla kulluk edemedim. Pîr-i fânî olduğum hâlde kendime çeki düzen veremedim. İslâm büyüklerinin şuurlu ve şerefli hayatlarını okudum, lâkin nefsimde tatbik edemedim. Hatâlarla dolu bir ömürden sonra Rabbimiz Teâlâ Hazretleri’nin huzûruna ancak mağfiretini umarak gidiyorum. Çünkü O, Rahmân’dır, Gaffâr’dır.”

Bütün bir ömrünü; Allah yolunda hizmet ve gayrete adamış olan o Hak dostu böyle derse, ya bizler hâlimizi nasıl ifâde etmeliyiz? Cenâb-ı Hak, cümlemize merhametiyle muâmele buyursun!

Yine aziz vatanımızın son çeyrek asrını yakıp kavuran terör fitnesine karşı göğsünü siper ederek canını seve seve fedâ eden Binbaşı Bedri Bey’in, şehâdetinden kısa bir müddet önce annesine yazdığı mektubundaki şu satırlar da, Hak’ta fânî olmuş bir mü’min yüreğinin hassâsiyetini ne kadar berrak bir sûrette tasvir etmektedir:

“…Ölürsem, Allâh’ın izniyle bu, kahramanca bir ölüm olacaktır. Sakın ağlama! Bil ki, göğsümde Kur’ân var! Kalbimde îman ve dudaklarımda da son olarak Allâh’ın zikri olacak… Gönlün müsterih olsun!

İbâdetlerimin, zikirlerimin hepsini bağışladım. Elimde bir şey kalmadı. Rabbimin huzûruna bomboş gidiyorum. Fakat O’nun gufrânının beni sımsıkı kuşatacağını umuyorum.

Sana başka ne yazayım, evvel gidene selâm olsun!..”

Binbaşı Bedri Bey, bu mektubunda yalnız benliğinden değil, Allah yolunda kazandıklarından bile, onları başkalarına bağışlayarak vazgeçtiğini, amellerine güvenmek yerine hiçliğe bürünmüş bir gönülle, sırf Rabbine tevekkül ve teveccüh ettiğini, gönül kahramanlarını imrendirecek bir asâletle ne de güzel ifâde ediyor!..

HAKK’A İLK İSYAN SEBEBİ: BENLİK

Rabbimiz buyurur:

“İnsan görmez mi ki, Biz onu bir nutfeden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş!” (Yâsîn, 77)

Asıllarının “hiçlik ve yokluk” olduğunu unutan gâfiller, en büyük mânevî felâket olan benlik, enâniyet ve kibir girdabına kapılmaktan kurtulamazlar.

Nitekim İblis, benliğinden dolayı Allah Teâlâ ile cidâle kalkıştı. Âdem u hakkında, “Ben ondan üstünüm.” dedi, kahroldu gitti.

İlâhî bir imtihan îcâbı hazînelere gark edilen Kârun, zekâtını hesap edip tahsil etmek isteyen Hazret-i Mûsâ’ya karşı çıktı, tavır koydu ve büyüklenerek:

“–Bu hazîneleri ben kendi ilmimle kazandım.” dedi. O hazînelerin, Rab**bi*nin lutfu ve imtihanı olduğunu unuttu. Güvendiği hazineleriyle birlikte yerin dibine gömüldü.

Bel’** bin Baura, nâil olduğu mânevî mazhariyetleri kendine izâfe etti, mağrur bir şekilde hevâsına meyletti. Cenâb-ı Hak da onu, dilini çıkarmış soluyan bir kelp gibi ahmaklaştırarak helâk etti.

1912 yılında Titanic denilen devâsa gemi, ilk seferine çıkarken, gurur ve kibir şaşkınlığı içinde; “Bu gemiyi hiçbir güç batıramaz.” denildi. Gemi, ilk seferinde buz dağına çarparak içindekilerle beraber okyanusun derinliklerinde kayboldu.

1986’da, “meydan okuyan” mânâsında Challenger adı verilen uzay mekiği, fırlatıldıktan 73 saniye sonra infilâk etti, bütün mürettebâtı öldü.

18 Mart 1915’te Fransızların “eğilmez, bükülmez, inatçı” mânâsına gelen “Inflexible” adlı dev savaş gemisi, Çanakkale’de ağır yaralanıp safdışı kaldı. Aynı gün, İngilizlerin, “karşı konulmaz, dayanılmaz” mânâsına gelen “Irresistible” adlı dev savaş gemisi de mayına çarparak battı.

Yine İtilâf devletleri donanmasının, vaktiyle küfür ordusunun yenilmez bir devi olarak meşhur olan zâlim Câlut’u kastederek “Goliat” adını verdikleri dev savaş gemisi, kendisiyle kıyaslanamayacak kadar küçük ve güçsüz görünen Muâvenet-i Milliye fırkateyni tarafından 13 Mayıs 1915’te boğazın serin sularına gömüldü.

Bunlar gibi sayısız misalleriyle tarih şâhittir ki, Cenâb-ı Hakk’ın azamet ve kibriyâ sıfatıyla yarışa kalkışan, Hakk’a karşı “ben” diyen zâlimler, “Bizden daha güçlü kim var?” diye övünen Âd ve Semud gibi güçlü kuvvetli kavimler, Allâh’ın verdiği zihnî melekelerle îcâd ettiği vâsıtalara güvenerek gurur ve kibre kapılanlar, dâimâ ilâhî kahır ve intikamın en ibretli misalleri olarak azap kamçıları altında helâk oldular.

Velhâsıl mü’min, bir nîmete eriştiğinde dâ*i**mâ; “هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى / Bu Rabbimin fazl u keremindendir.” diyerek nîmeti asıl sahibine izâfe edip şükretmelidir. Nefsânî bir şımarıklık içinde; “Ben kendi gücümle kazandım, ben kendi ilim ve kâbiliyetimle elde ettim.” diyerek nefsin hoyratlığına dûçâr olmak yerine; “Bütün nîmetler Sen’in lutfundur yâ Rabbî!” hissiyâtı içinde “hiçlik” zirvesine ulaşmayı hedeflemelidir.

Bunun zıddına, bir sıkıntıyla karşılaştığında da isyan veya şikâyet yerine; “Bütün kusurlar nefsimdendir. Acabâ hangi kusurum bu sıkıntıya sebep oldu?” düşüncesiyle mânevî durumunu yoklayıp noksanlıklarını telâfî ve ıslâha çalışmalıdır.

Cenâb-ı Hak, bu hassâsiyetleri gönlümüzün rûhânî gıdâsı eylesin. Hepimizi hiçliğin hakîkatine ermiş kâmil kullarından eylesin. Râzı olduğu bir kulluk hayatı yaşayıp rahmet ve mağfiretine nâil kıldığı ârifler, sâlihler ve sâdıklar zümresine ilhâk eylesin!

Âmîn…

Dipnotlar: 1) Bkz. Fusûsu’l-Hikem Terc. ve Şerhi, I, 48. 2) Mektubât-ı Mevlânâ Hâlid, 28. mektup. 3) Mektubât-ı Mevlânâ Hâlid, 25. mektup.
Alıntı ile Cevapla
Leyla_Mecnun kardeşimizin mesajına 1 kişi teşekkür etmiştir.
güller (11-07-10)
Cevapla

Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-KodlarıKapalı

Gitmek istediğiniz klasörü seçiniz


Bütün Zaman Ayarları WEZ +3 olarak düzenlenmiştir. Şu Anki Saat: 17:34 .

Designed by: vBSkinworks
Powered by vBulletin® Version 3.8.1
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
Ad Management plugin by RedTyger